Alper Eliçin

İsrail ve ABD’nin İran’a Saldırısı ve Türkiye…

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırması, tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de etkiliyor. Orta Doğu’ya ve özellikle İran’a sınırdaş olmamız da bu etkileri artıracak. Bu yazımda Türkiye için bu riskleri dört başlık halinde sıralayacağım. Ayrıca şu ana kadar olan gelişmelere bakarak gözlemlediğim bazı zafiyetlerimizi de vurgulayacağım.

  1. Sosyal Riskler

Halen söz konusu olmamakla birlikte herhangi bir nedenle savaş esnasında veya savaş sonrasında İran’da ortaya çıkabilecek istikrarsızlık veya iç karışıklık Türkiye’yi, şah yönetiminin devrildiği dönemde olduğu gibi, göç baskısı altında bırakacaktır. Suriye iç savaşı sonucu oluşan göçün travması yeni yeni geçerken, böyle bir durum söz konusu olursa Türkiye sosyal ve ekonomik boyutları olan bir krizle karşı karşıya kalacaktır. İran halkının Şii kimliği ve İsrail’in provokasyonları, oluşacak sosyal gerilimi daha da artıracaktır. Halkımızın sosyal medya üzerinden yapılan dezenformasyona karşı zayıflığı, komplo teorilerine çabuk kapılması da ekonomik sıkıntılarla birleşince, istenmeyen olayların olasılığı yükselecektir.

Türkiye bu riske karşı büyük oranda gerekli tedbirleri almıştır ve almaya devam etmektedir. Örneğin Suriye olayının tersine, bu kez sınır güvenliği konusunda daha hassas davranılmaktadır.

  1. Politik / Jeopolitik Riskler

Bu çatışma nedeniyle bölgeye komşu olan Türkiye’yi zor bir denge politikası beklemektedir. Türkiye hem bir NATO ülkesi, dolayısıyla ABD’nin müttefiki, hem de İran’la komşudur. Öte yandan, güçlü lobisi sayesinde ABD’yi de yönettiğini düşündüğüm İsrail’in Filistin politikasına şiddetle karşıdır ve bu konuda bir sonuç alamasa da, sesi yüksek perdeden çıkmaktadır. Bu üç faktörü bir arada yönetmek ve bir denge oluşturmak oldukça zordur.

Krizin bölgeye yayılması da çok olasıdır. İran’ın, ABD üssü barındıran tüm Orta Doğu ülkelerine saldırılar düzenlemesi, bu saldırıları sadece ABD üsleri ile sınırlamayıp, ev sahibi ülkelerin, başta enerji ve denizden su arıtma tesisleri olmak üzere, altyapılarını da hedef alacak şekilde yapması, bu riski yükseltmektedir. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan gibi Arap ülkelerinin, İran’a karşı İsrail ve ABD ile birlikte saldırılar düzenlemesi halinde, bu risk daha da artacaktır. Arap ülkeleri, başta İran’a saldırılmaması için büyük çaba gösterirken, olay çığırından çıkınca tutum değiştirmek zorunda kalmışlardır. Şimdi İran’ın yaralı bir şekilde bırakılmasının, ileride kendileri açısından daha büyük bir tehlike oluşturacağını düşünerek, İran tamamen teslim olana kadar savaşın devam etmesini istemekte ve ABD’yi bu konuda el altından teşvik etmektedirler.

Öte yandan coğrafyası, halkının yurtseverlik anlayışı ve Şii yaşam felsefesi gibi nedenlerle, İran’a ciddi boyutta asker çıkarmadan sadece havadan bombalayarak sonuç almak pek olası değildir. Bunun tek istisnası azınlık grupları yönetime karşı silahlandırarak ülkeyi parçalamaktır. Ancak, Azeriler, Beluciler, ve Arapların İran devletine olan bağlılıkları nedeniyle bu ihtimal de düşüktür. Bu bağlamda tek istisna PKK’nın İran kolu olan PJAK’a sempati duyan Kürtler olabilir. Havadan İsrail ve ABD tarafından desteklenen bu gruplar İran’da bir miktar sorun çıkarabilirler.

Böyle bir durum, bölgede Kürt nüfusa sahip tüm ülkelerde huzursuzluğa, yer yer iç çatışmalara neden olabilir. Türkiye de Orta Doğu’da ortaya çıkacak yeni bir Kürt oportünizminden olumsuz olarak etkilenecektir.

Ancak Türkiye’nin, bu konuda ön aldığı ve Kürtleri böyle bir maceraya girişmemeleri için uyardığı anlaşılmaktadır. Anayasa gereği bir Kürt olan Irak cumhurbaşkanının bu konudaki açıklaması bu bağlamda dikkat çekicidir. II. Dünya Savaşı’ndan beri emperyalist ülkeler tarafından kışkırtılan, en son Suriye örneğinde olduğu gibi, kendilerine gereksinim kalmayınca da ortada bırakılan Kürtlerin çok büyük bir bölümünün bu tuzağın farkında olması önemlidir. Ancak yine de, Türkiye’nin bölgedeki Kürt sorununu yönetememesi halinde, ülke içinde de önemli sosyal ve iç güvenlik riskleriylele karşılaşacağı açık olduğundan, şu ana kadar yürütmüş olduğu politikasını büyük bir hassasiyetle sürdürmesi gerekmektedir.

Türkiye’nin İran’ın toprak bütünlüğüne destek veren bu politika çerçevesinde, Azerbaycan ile birlikte İran’da önemli bir azınlık oluşturan Azerileri de doğru yönlendirmesi, ABD, İsrail, hatta olası İngiliz kışkırtmalarına karşı koruması önemlidir.

Dış politikada Türkiye’yi bekleyen bir başka risk, ABD’nin Türkiye’yi tarafsız ve savaş dışında kalmayı hedefleyen politikasını değiştirmesi için zorlamasıdır. Türkiye’nin ABD ile politik ilişkisinin, tamamen dengesiz bir kişilik sergileyen Trump üzerinden olması, savaş bakanları Pete Hegseth’in Ortaçağ’dan kalma bir haçlı zihniyetine sahip olması, böyle bir baskı gelirse Türkiye’yi zor durumda bırakacaktır. Aslında, Türkiye-ABD ilişkileri Obama döneminden başlayarak kötü ile çok kötü arasında gidip gelmektedir ve ülkemiz için başlı başına bir risk oluşturmaktadır.

Türkiye’nin elinde konumunu güçlendirecek en önemli güç ise Kürecik radar tesisidir. Bölgemizde İsrail’i İran saldırılarına karşı koruyan, işlevi nedeniyle ileri konumlandırma olarak tanımlanan ANT/TYP-2 radarları, sadece İsrail’de Keren Dağı’nda ve (NATO kapsamında) Kürecik’te bulunmaktadır. Bu radarlar İran’dan atılan füzeler ile ilgili erken uyarı vererek hedefe ulaşmadan 3-12 dakika öncesinden hava savunma sistemlerinin hazır hale gelmesini sağlamaktadır. (Aslında Raytheon’un ürettiği bu radarlardan Orta Doğu’da on civarında var ama, bu ikisi dışında diğerlerinin işlevleri farklı)

Türkiye açısından bu durum bir ikilem yaratmaktadır. Kürecik nedeniyle Türkiye hem İran’ın hedefi konumunda hem de ABD açısından stratejik öneme haizdir. ABD’nin münasebetsizliklerine karşı Türkiye’yi politik olarak koruyan bu radarın İran’ın hedefi olmaması için Türkiye’nin İran yönetiminde etkin kişileri belirleyip muhatap alarak sağlıklı ilişkiler kurması büyük önem arz ediyor.  Türkiye’nin İran ile temas kurabilen ve kısmen de olsa sözü dinlenen ender ülkelerden biri olması, kendisine bu ip cambazlığında büyük avantaj sağlamaktadır.

  1. Askeri ve Güvenlik Riskleri

Şimdilik söz konusu olmasa da, beklenenin aksine savaş İran’ın aleyhine gelişirse, Türkiye-İran ilişkileri daha gergin hale gelebilir. Kürecik ve İncirlik’i hedef alacak yeni saldırılar bu açıdan büyük risk oluşturur. Ayrıca, ülke içerisinde sabotaj, suikast, siber saldırılar ve istihbarat operasyonları söz konusu olabilir. Ülkenin doğusunda yaşayan bazı dini ve etnik azınlıklar, huzursuzluk çıkarmaları için teşvik edilebilir. İsrail’in yapabileceği provokasyonlar konusunda da son derece dikkatli olmak gerekecektir. O nedenle, devletin iç güvenlik konusunda hassas olması, iç cepheyi güçlendirmek için radikal adımlar atması gerekecektir. Ancak muhalefeti düşman gören bir anlayışla, iç cephe bütünlüğünün de sağlanamayacağı açıktır.

En kötü senaryo ise, savaşın Kürtler ve İran’a sempati duyan dini gruplar vasıtasıyla Irak, Suriye ve Lübnan’a yayılması olacaktır. O zaman Türkiye de cephe hattına konumlanmış olacaktır.

Türkiye, Yunanistan’ın fırsatçı siyasi ve askeri politikasını da göz önünde tutarak, güvenlik politikası oluşturmak zorundadır. Aksi taktirde İran sınırına yoğunlaşılırken Ege’de ve Kıbrıs’ta oldu bittilerle karşılaşılaşılabilinir.

Savaş Türkiye’nin askeri zafiyetlerini de ortaya çıkarmıştır. Etkin bir hava gücü olmaması, özellikle balistik füzelere karşı korumasız olması, bunların en önemlileri olarak göze çarpmaktadır. Kamuoyunda oluşturulan abartılı ABD düşmanlığı sonrasında, İran’dan atılan füzelere karşı ülke savunmamızın Akdeniz’de konuşlu bir Arleigh Burke sınıfı ABD destroyerinden atılan SM-Block IA/IB tipi anti-balistik füzelerle sağlanması trajikomik bir durum yaratmıştır.

Bir başka zafiyet ise komuta kademesiyle ilgili göze çarpmaktadır. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı esnasında yanlış bir risk analizi sonucu Kyiv’de mahsur kalan iki adet A-400M uçağımız hatırlardayken, bu kez de Orta Doğu’daki savaş öngörülememiştir. Bu nedenle neredeyse tüm NATO ülkeleri Doğu Akdeniz ve GKRY’ye savaş gemileri yollarken, bizim donanmamızın önemli unsurları NATO tatbikatları nedeniyle Atlantik ve Batı Akdeniz’de kalmıştır.

ABD/İsrail-İran Savaşı, Rusya-Ukrayna Savaşı gibi mühimmatın önemini ortaya koymuştur. Yani sadece bazı etkili silahları üretmek günümüz savaşlarında yeterli olmamaktadır. Bu silahları yüksek kapasiteyle üretebilmeye ek olarak yeterli cephane stoklarına sahip olmak da önem kazanmıştır. Tüm bunları ucuza üretmek ve gerektiğinde hızla üretim kapasitesini artırabilmek de gereklidir. Silah ve cephanenin lojistiğini sağlayabilmenin de ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bugün ülkemizin gerek kuzeyinde gerekse güneyinde süren savaşların sonucunu bu yetkinlikler belirleyecektir.

Ülkemizin sivil savunma hazırlık düzeyi ise depreme hazırlık düzeyinin bile gerisindedir. Büyük kentlerdeki bazı derin metro istasyonları dışında ciddi bir sığınak ağı yoktur. Devlet bu konuya uzun yıllardır öncelik vermemiştir. Hazırlık yapılması ise ciddi planlama, mali kaynak ve toplumun bilinçlendirilmesini gerektirecektir.

  1. Ekonomik / Finansal Riskler

Türkiye’nin mühimmat üretim kapasitesinin yeterli olduğu anlaşılmaktadır. Pek çok silah sisteminde de milli teknolojiler geliştirilmiştir. Ancak, tüm savaşların en belirleyici parametrelerinden üçü, Napolyon’un deyimiyle ‘para, para, para’dır. İflas halinde bir mali yapı ile savaş yürütülmesi Mustafa Kemal gibi dahiler olmadıkça olanaksızdır. Türkiye’nin mali yapısının zafiyeti bu konuda gerçekten endişe verici boyuttadır.

Mali yapımız nedeniyle, başta enerji, suni gübre (veya hammaddesi) olmak üzere ana girdilerde ortaya çıkacak olan fiyat şokları, kamu maliyesinin ve toplumun çok geniş bir kesimini adeta savaşa girmişiz gibi olumsuz etkileyecektir. Şimdilik ithal enerji kaynaklarının girdilerinde bir darboğaz beklenmese de, kurlarda oluşacak yükselme ve kamu maliyesinde büyüyecek olan açık faizleri yükseltecek, enflasyonun artmasına neden olacaktır. Yani durgunluk içinde enflasyon (stagflasyon) ortaya çıkacaktır.

Ülkenin döviz girdisine en fazla gereksiniminin olacağı bu dönemde, artan ulaşım maliyetleri ve güvenlik endişeleri nedeniyle, başta Orta Doğu olmak üzere pek çok ihracat pazarımız olumsuz olarak etkilenecek, enerji ve tarım girdileri ithalatının yükü artarken döviz girdilerimiz düşecektir. Navlun girdilerimiz ve Orta Doğu’daki müteahhit hizmetlerinden gelecek kaynaklar da azalacaktır.

Aynı durum turizm açısından da söz konusudur. Bizim için önemli bir turist potansiyeli oluşturan Orta Doğu ve İran pazarları bu yıl için yok sayılabilir. Avrupa’dan beklenen turist sayısı ise ülkemizin konumu ve Avrupalının coğrafi bilgi zayıflığı nedeniyle son derece azalacaktır. Avrupalı turist bu yıl ya Batı Akdeniz’e yönelecek, ya da kendi ülkesinde tatil yapacaktır. Rus ve Ukraynalı turistler sanki bu sezon tek tesellimiz olacaktır.

Yatırımcı açısından ise Türkiye yüksek riskli ülke olarak görünecektir. Bunun sonucu önemli miktarda sıcak para çıkışı yaşanacaktır. Yurtdışı borçlanmada ödediğimiz risk primi (CDS) de artmaya başlamıştır. Savaş nedeniyle tüm dünyada faizler yükseleceğinden, hesapsız kitapsız imzaladığımız garanti ödemeli projelerin faiz yükü de artacak, ülke için ek bir finansal sorun yaratacaktır.

Toparlayacak olursam, Türkiye açısından doğrudan savaş riski bu aşamada oldukça düşüktür. Askeri açıdan bazı zafiyetlerimize rağmen, riskler yönetilebilir düzeydedir. İç politikada yumuşama, potansiyel sosyal sorunların gerçekleşme riskini düşürecektir. Dış politikada ise dengeler zorlanabilecektir. En büyük sıkıntı ise ekonomide ortaya çıkacak ve halkın çok önemli bir bölümünü ciddi şekilde olumsuz etkileyecektir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu