Kaan, Kızılelma, Yıldırımhan…

Türkiye’nin S-400 alımından sonra F-35 projesinden dışlanması ve ABD CAATSA yaptırımları kapsamına alınması Türk Hava Kuvvetleri üzerinde çok ciddi olumsuz etkiler yarattı. Bilindiği gibi bu sıkıntıyı aşmak için TUSAŞ’ın geliştirmekte olduğu Kaan projesine hız verdik. Ancak, bir savaş uçağı geliştirmek oldukça karmaşık ve maliyetli bir iş olmasına rağmen iç politikada kullanmak amacıyla hazır olmayan bir ürünü sanki hazırmış gibi pazarlamaya çalıştık. Üstüne üstlük, Kaan’ın beşinci nesil bir savaş uçağı olacağını da iddia ettik. Hatta ilk uçuşu da bir seçim döneminde F-16’lara güç veren F110 motorlarıyla gerçekleştirildi.
Ancak gerçeklerin, algı faaliyetlerinde anlatılanlardan biraz farklı olduğu Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın bir süre önce yaptığı açıklamayla ortaya çıktı. Sayın Fidan motor alımları ile ilgili onay vermesi beklenen ABD Kongre’sinde sürecin tıkanmış olduğunu belirtti. Gerçi Milli Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler’in sonradan yaptığı bir açıklamaya göre, ilk parti 40 Kaan’a güç verecek 80 adet F110 motoru için görüşmeler sürüyormuş, ama Kongre onayı hakkında ortada olumlu bir bilgi henüz yok. Anlaşılıyor ki, Kaan’ın seri üretime başlayabilmesi için şart olan motor sorunu devam ediyor.
Kasım’da ABD’de yapılacak ara seçimleri, beklendiği gibi Cumhuriyetçi Parti, dolayısıyla Trump kaybederse bu onayın çıkması iyice zorlaşacak. Zaten topal ördek konumuna düşmesi ve özellikle Cumhuriyetçiler’in Senato’da da çoğunluğu kaybetmesi durumunda yüce divana sevk edilmesi beklenen Trump’ın bu işin peşine düşmesi de mümkün gözükmüyor.
Bu durumda Kaan’ın uçabilmesi için şimdilik tek çözüm TF35000 olarak tanımlanan yerli motorun üretilmesi gibi görünüyor. Ancak, bu güçte bir uçak motoru geliştirilmesi, testlerden geçmesi ve seri üretimin başlaması uzun yıllar alıyor. Şu an gelinen aşamada bu motorun Kaan’ın standart motoru olması için 2030’ların ortalarını beklemek daha gerçekçi olacak. Yerli motor için İngiliz Rolls&Royce ve Ukrayna Motor Sich/Ivçenko-Progress ile de bazı işbirliği çabaları oldu ama bu çalışmalar şu aşamada belli bir noktaya ulaşmış değil. Ayrıca, TF35000 motorundan beklenen yetenekler Ukrayna’nın elinde olan teknolojinin epey ötesinde. Öte yandan medyada okuduğum kadarıyla İspanyol ITP Aero ile de bazı temaslar var. Özetlersek, kısa vadede ABD Kongresi onay vermediği sürece Kaan projesi tıkanmış görünüyor.
Kaan konusunda bir konuya daha açıklık getirmekte yarar var. Motor konusu çözülse bile üretilecek uçak Eurofighter Typhoon 3A (belki 4) düzeyinde olacak. Zira beşinci nesil uçak üretebilmek için bazı ek yeteneklere gereksinim var. Yüksek sıcaklık türbin metalurjisi, tek kristal kanatlar, gelişmiş kaplama teknolojileri, düşük görünürlüğe uyumlu nozzle, bunlardan bazıları. Türkiye, F-35 projesi kapsamında, bu teknolojilerin bir kısmını edinmiş olabilir, ama ne kadarını bilmemiz olası değil. Bildiğimiz tek şey bu hassas teknolojiler konusunda daha gideceğimiz epey bir yol olduğu, bu da çok normal. Anormal olan Kaan’ın beşinci nesil uçak olarak yakında uçacağı algısı oluşturmak.
Gelelim Kızılelma’ya. Baykar’ın ürettiği Kızılelma askeri havacılıkta çığır açan bir başarı olarak tarihe geçecek gibi görünüyor. Bilindiği kadarıyla bu platform havadan havaya füze atabilen, dolayısıyla pilotlar tarafından kullanılan modern savaş uçaklarıyla çatışmaya girebilecek ilk insansız savaş uçağı. Tabii bazı ülkelerin gizli tuttuğu benzer projeleri de olabilir. Ancak Kızılelma’nın gerçek bir başarı hikayesi olduğu açık. Ayrıca klasik mürettebatlı savaş uçakları ile birlikte muharebeye girme yeteneği de geliştiriliyor. İtalyan savunma sanayii devi Leonardo’nun Baykar ile işbirliğine girmesinin en büyük nedeni de Kızılelma’nın bu özellikleri.
Ancak bu konuda da rahatsızlık veren bir noktaya değinmeden edemeyeceğim. Bilindiği gibi, Türk Deniz Kuvvetleri’nin L400 numaralı TCG Anadolu ismi verilen bir havuzlu çıkarma gemisi var. Bu gemi de başlangıçta Türk kamuoyuna uçak gemisi olarak lanse edilmişti. Çoğu benzer platformlar gibi L400’ün güvertesi de bir pist olma özelliği taşıyor. Bu tür platformlar, dikine iniş kalkış yapabilen savaş uçakları ve helikopterlerin operasyon yapmasına olanak tanıyor. Başlangıçta L400’ün güvertesinden Türkiye’nin satın almayı planladığı F-35B uçaklarının operasyon yapması planlanıyordu. Ancak CAATSA yaptırımları devreye girince bu proje suya düşmüştü. Türkiye askeri yaratıcılık dehasını bu aşamada da devreye sokarak L400’ün güvertesini SİHA’lar için operasyon yapabilecek konuma getirdi. Baykar da bu tür deniz platformlarından iniş kalkış yapabilecek TB-3 SİHA’larını geliştirdi. Bu kış da bir NATO tatbikatında Baltık Denizi’nde L400’ün güvertesinden kalkan TB-3’lerle deniz hedeflerini vurarak dünya tarihinde bir ilki gerçekleştirdi.
Ancak bu başarılı çalışmaların yanı sıra, bazı gereksiz algı operasyonları da gözden kaçmadı. Örneğin son yerel seçimler öncesinde TCG Anadolu güvertesinde bazı deniz hava unsurları yerleştirilmiş şekilde liman ziyaretleri yaptı. Güvertede TB-3 ve bazı helikopterlere ek olarak Kızılelma da bulunmaktaydı. Aylar sonra ise Kızılelma’nın L400’den operasyon yapamayacağı, buna karşılık üzerinden Kızılelma’nın da iniş kalkış yapabileceği bir uçak gemisinin inşa edileceği açıklaması geldi. Hepimizin göz bebeği olan silahlı kuvvetlerimiz için yeni geliştirilmekte olan önemli bir hava platformu, bir seçim propagandasına alet edilmiş oldu.
Bu tür iç politikaya yönelik gerçekçi olmayan açıklamaların halkın güvenini sarstığının artık farkına varılmıştır diye düşünülürken, bu kez 5 Mayıs’ta İstanbul’da başlayan SAHA fuarında başka bir şaşırtıcı açıklama geldi. Verilen bilgiye göre 10 yıldır yapılan gizli çalışmalar sonucunda Türkiye, menzili 6 bin kilometreden fazla olan bir kıtalararası balistik füze (ICBM) geliştirmişti ve söz konusu füze imalat aşamasına gelmişti. Fuarda da 3 tonluk savaş başlığı taşıyabilecek bu füzenin bir maketi de yer aldı. Füzeye Yıldırımhan ismi uygun bulunmuştu. Yine fuarda verilen bilgiye göre söz konusu füze dinitrojen (N2O4) ve asimetrik dimetilhidrazin( (UDMH) kombinasyonu bir sıvı yakıtla çalışacaktı ve bu yakıtı Türkiye kendi imkanlarıyla üretmişti.
Yaptığım araştırmalara göre, bu yakıt kombinasyonları diğer seçeneklere göre daha basit bir ateşleme mekanizması ile çalışıyor. Ayrıca uzun süreler silolarda depolanabiliyor. Geçmişte ICBM üreten ülkeler tarafından tercih edilen bir yakıt olmuş. Ağır yük taşıma kapasitesi, sağladığı uzun menzil tercih edilme nedenleri arasındaymış.
Ancak bazı önemli dezavantajları da varmış. Aşırı toksik, kanserojen ve aşırı korozifmiş. Yakıt dolumu ve bakımı tehlikeli, mobil füzelerde kullanımı zormuş. Yakıt dolumunun zaman alması, füzenin uçuşa hazırlanması esnasında uzaydan görülüp vurulma riskini yükseltiyormuş. Halbuki katı yakıt kullanıldığında füze yıllarca yakıtlı halde bekletilebiliyor, dakikalar içerisinde ateşlenebiliyormuş. Mobil fırlatıcılara daha uygun, bakımı daha kolay, vurulma olasılığı düşükmüş. O nedenle ICBM üreten ülkeler hızla katı yakıt kullanan füzelere geçiş yapmış. Rusya’nın RS-28 Sarmat füzesi dışında, artık dünyada sıvı yakıt kullanan modern bir ICBM de kalmamış. Onun da menzili daha yeni Putin tarafından 35 bin kilometre olarak açıklandı. Yani apayrı bir ligin oyuncusu olarak düşünülmüş. Ancak yine de sıvı yakıtı bile bu aşamada üretebilmek, Türkiye için önemli bir gelişme olarak kabul edilmeli.
Türkiye eğer gerçekten bir ICBM üretilebilirse, ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan ve Kuzey Kore’den sonra bu teknolojiye sahip olduğu bilinen sekizinci ülke olacak. Ancak bir ihtimal, İran, İsrail ve Pakistan da ICBM üretim teknolojisine sahipler.
Öte yandan füze geliştirmek sadece yakıt üretmekle bitmiyor. Atmosferin dışına çıktıktan sonra yeniden yeryüzüne dönebilmesi için bir ICBM’in yeniden giriş teknolojisine, 6-7 bin kilometrelik hassas güdüm yeteneğine, çok kademeli roket teknolojisine, ısı kalkanına ve başka pek çok sistemi kapsayan bir ekosisteme gereksinimi var.
SAHA’da gösterilen maket çok kademeli bir roket izlenimi vermiyor. Sadece o nedenle bile, 6-7 bin kilometre bir menzile ulaşması mümkün değil. Zira bu menzile ulaşabilmesi için, tüketilen yakıtın saklanmış olduğu haznelerin boşuna ağırlık yapmaması için gövdeden ayrılması ve roketin sadece patlayıcıyı taşıyan başlığının hedefe ulaşması gerekiyor.
Mali kaynağımız ve bu teknolojileri geliştirecek insan kaynağınız varsa, elbette uzun çalışmalar sonucu bir ICBM üretebilirsiniz. Ancak ortada sadece bir maket ve üretildiği deklare edilen bir sıvı yakıt karışımı varken, bu tür açıklamalar yapmak maalesef yine bir algı operasyonunu işaret ediyor. Üstüne üstlük bu silahın tanıtımını yaparken gösterilen, yapay zeka ürünü olduğu tahmin edilen videoda, atılan roketin ABD’de bazı yerleri vurduğunu göstermek pek akılcı olmamış. Unutmayalım, Kaan motorları için ABD’den onay bekliyoruz ve bu tür liyakatsizliklerle İsrail ve Yunan lobilerinin eline malzeme vermenin de pek anlamı yok. Son bir not; ICBM’ler genellikle nükleer başlıklar için kullanılıyor.
Özetlersek, şu anda operasyonel ve son derece de başarılı olan bir Kızılelmamız var. Kaan konusunda da belli bir aşamaya gelmiş durumdayız, ama maalesef ortada hala lisans anlaşması bağıtlanmış bir motor yok ve uygun bir yerli motorun geliştirilmesi, test edilmesi ve seri üretime geçmesi için 8-10 yıl var. Yıldırımhan ise tam bir konsept projesi. Ülkemizin gerçekten bir ICBM’e gereksinimi var mı konusu bir yana, geliştirilmesi çok uzun yıllar alacak.
Ülkemiz silahlı kuvvetlerinin mürettebatlı savaş uçaklarına acilen gereksinimi var. Ayrıca çok gecikmiş olan Altay tankının seri üretimi, yeterliliği tartışma konusu olan Kore motor ve transmisyon sistemleriyle de olsa, başlamış durumda. (Kore kendi ürettiği tanklarda yerli teknolojisini halen yeterince gelişmiş bulmadığından Alman MTU motorları ve RENK transmisyon sistemlerini kullanıyor.) Ülkemizin yine çok gecikmiş bir projesi olan hava savunma fırkateynlerinin üretimi de hızlandırılmak zorunda. Bu sayede, geçenlerde İran’dan atıldığı söylenen füzelerin önlenmesindeki gibi, ülkemizi savunmak için ABD destroyerlerine mecbur kalmayacağız. Çok katmanlı hava savunma sistemimiz Çelik Kubbe’nin güçlendirilmesi ve kapsama alanının yaygınlaştırılması için, değişik irtifalara ulaşabilen füzelerin/laser silahlarının yanı sıra, gelişmiş radarlar, uydu sistemleri ve yapay zeka konusunda da ciddi yatırımlar yapmamız gerekiyor. Tüm bunları başarabilmemiz için de daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi Napolyon’un vurguladığı üç şeye ihtiyaç var; para, para, para! O nedenle ülkemizin mali durumunu iyileştirmeden tüm bu yatırımları gerçekleştirmemiz son derece zor.
Tüm bu acil ihtiyaçlar dururken Yıldırımhan ICBM, uçak gemisi, nükleer denizaltı gibi projelerin gündeme getirilmesi, maalesef ülkemizin insan ve mali kaynakları açısından bana pek gerçekçi ve akılcı gelmiyor.
Yararlanılan kaynaklar:
- Türkiye’nin kıtalararası balistik füze ilanı ne anlama geliyor? Murat Yetkin, Yetkin Report, 7 Mayıs 2026
- Balistik füze Yıldırımhan Türkiye için ne anlam taşıyor? Gülsen Solaker, Deutsche Welle, 8 Mayıs 2026

