Değişim Konfor Alanında Olmaz…

Kurulu düzeni değiştirmek isteyenlere değil de, “Biz bu düzeni daha iyi yönetiriz” diyenlere destek vermeyi sürdürdüğümüz müddetçe, içinde yaşadığımız kısır döngüden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Çünkü mesele, yalnızca kimin yöneteceği değil, nasıl bir düzen içinde yaşayacağımızdır. Mesele, mevcut sistemin nimetlerini kimin daha iyi dağıtacağı değil, neden böyle bir sisteme mahkûm olduğumuzu sorgulayabilmektir.
Ne yazık ki biz, değişimin cesaretini gösterebilenlerin değil, alışkanlıklarımızı bozmadan bize daha iyi bir hayat vaat edenlerin peşinden gitmeyi öğrendik. Düzenin çarklarını değiştirmek yerine, o çarkların başına kimin geçeceğini tartışıyoruz. Böylece yıllar geçiyor, isimler değişiyor, hükümetler değişiyor ama hayatlarımızı kuşatan temel sorunlar yerli yerinde duruyor.
Üstelik bu kısır döngü, bize zaman zaman bir refah görüntüsü de sunuyor. Tüketiyoruz, harcıyoruz, günü kurtarıyoruz; fakat geleceğimizi inşa edemiyoruz. Ekonomik hareketliliği kalkınma, geçici rahatlamaları refah, alışılmış hayatlarımızı da özgürlük zannediyoruz. Oysa insanın gerçek refahı, yalnızca bugün neye sahip olduğuyla değil, yarınını ne ölçüde güvence altına alabildiğiyle ölçülür.
Yapay refahın en büyük tehlikesi, toplumlara kaybettiklerini unuttururken değiştirmeleri gereken düzeni de görünmez kılmasıdır. İnsanlar bir süre sonra daha iyisini istemekten vazgeçer; ellerindekini kaybetmemek uğruna, kendilerini aynı sorunlara mahkûm eden sistemi savunmaya başlarlar. İşte o zaman değişim, toplumsal bir ihtiyaç olmaktan çıkar ve korkulan bir ihtimale dönüşür.
Kıbrıs’ın her iki tarafında da bugün tam olarak bu gerçekle yüzleşmek zorundayız.
Kuzeyde de güneyde de kurulu düzenin kendine özgü çıkar ilişkileri, siyasi alışkanlıkları ve değişime direnç gösteren yapıları var. Bir tarafta mevcut düzeni daha iyi idare edeceğini söyleyenler, diğer tarafta ise kendi siyasi konforunu korumayı toplumsal çıkarların önüne koyabilenler bulunuyor. Oysa hangi tarafta yaşarsak yaşayalım, değişmeyen bir gerçek var: Bir düzenin daha iyi yönetilmesiyle, o düzenin gerçekten değişmesi aynı şey değildir.
Peki, Kıbrıs’ın iki tarafındaki kurulu düzeni değiştirecek olan nedir?
Cevap, yeni siyasi sloganlarda, dönemsel seçim ittifaklarında ya da birbirine üstünlük kurmaya çalışan milliyetçi söylemlerde değildir. Cevap, toplumların birbirini bir tehdit olarak görmekten vazgeçip ortak geleceğin öznesi olmayı kabul etmesindedir.
Kıbrıs’ın ihtiyacı, etnik kimlikler üzerinden birbirine sınırlar çizen değil, kültürel kimliklerin özgürce yaşanabildiği, farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak kabul edildiği bir siyasi yapıdır. Bunun yolu, insanları kökenlerine göre ayıran bir anlayıştan değil; ortak yurttaşlık, eşit haklar, demokrasi ve karşılıklı saygı temelinde şekillenen kültürel kimliklere dayalı federal bir yapıdan geçmektedir.
Böyle bir federal yapı, toplumların kimliklerini silmek ya da farklılıklarını ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Tam tersine, farklılıkları koruyarak birlikte yaşamanın siyasi ve hukuki zeminini oluşturmak demektir. Kendi kimliğinden vazgeçmeden başkasının kimliğine saygı gösterebilmek, birlikte yaşamanın en temel koşuludur.
Ancak burada önemli bir ayrım var: Federal bir çözümü yalnızca müzakere masalarındaki diplomatik görüşmelere havale ederek kurulu düzeni değiştiremeyiz. Değişim, toplumların kendi içindeki siyasi alışkanlıkları sorgulamasıyla, korkularıyla yüzleşmesiyle ve ortak bir gelecek için birlikte mücadele etme iradesini ortaya koymasıyla mümkün olabilir.
Çünkü toplumlar yalnızca birbirleriyle değil, kendi içlerindeki statükoyla da mücadele etmek zorundadır. Kuzeyde ve güneyde değişim isteyen insanların birbirlerini bulması, birbirlerinin kaygılarını anlaması ve ortak talepler etrafında buluşması gerekir. Bu, farklılıkları inkâr etmek değil; farklılıklara rağmen ortak bir gelecek kurabileceğimize inanmak meselesidir.
Elbette bu yol kolay değildir. Yıllarca birbirine karşı konumlandırılmış toplumların güven inşa etmesi zaman alacaktır. Ancak zor olanın imkânsız olduğuna inanırsak, kolay olanın esiri olmaya devam ederiz. Ve kolay olan, çoğu zaman mevcut düzenin devamından başka bir şey değildir.
Artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Biz gerçekten değişim mi istiyoruz, yoksa yalnızca değişmeden daha iyi yaşamayı mı arzuluyoruz?
Eğer cevabımız ikincisiyse, yapay refahın sunduğu geçici konfor içinde geleceğimizi tüketmeye devam edeceğiz. Eğer gerçekten değişim istiyorsak, öncelikle değişimden korkmamayı, kurulu düzenin bize öğrettiklerini sorgulamayı ve farklı bir gelecek için sorumluluk almayı öğrenmeliyiz.
Çünkü Kıbrıs’ın geleceği, mevcut düzeni kimin daha iyi idare edeceğinde değil, iki toplumun bu düzeni aşacak cesareti gösterip gösteremeyeceğinde saklıdır.
Bize düşen, yalnızca daha iyi yöneticiler aramak değil; daha adil, daha özgür ve daha demokratik bir düzenin kurulması için mücadele etmektir. Etnik ayrışmaların değil kültürel çoğulculuğun, korkuların değil karşılıklı güvenin, statükonun değil ortak iradenin belirleyici olduğu bir gelecek mümkündür.
Yeter ki kurulu düzenin bize sunduğu konforu değişimin önüne koymayalım.
Yeter ki birbirimizi yenilmesi gereken rakipler değil, ortak geleceğin eşit özneleri olarak görebilelim.
Ve yeter ki şunu anlayalım: Kıbrıs’ta gerçek değişim, düzenin başındakiler değiştiğinde değil, toplumlar o düzeni birlikte değiştirmeye karar verdiğinde başlayacaktır.


