“Sanat yolunda ilerlerken, Rum lobisini karşımda buldum”

Uluslararası ün ve değere sahip konser piyanistimiz Rüya Taner’le sohbetimizi, dün kaldığımız yerden, sizlerle paylaşıyorum…
H.HASTÜRER: Günde ne kadar çalışıyorsunuz? Tatil dönemleri var mı?
R.TANER: Ben sabah yedide başlıyorum ve en az saat dörde kadar bu çalışmam sürüyor.
Tabii bunu insanlar sorunca saate vuruyorum. Benim için önemli olan şu kadar saat çalışmak değil; o gün bir eserin üzerinde ne kadar durmam gerektiği. Çalışmalarımı bunu planlayarak yapıyorum.
Her gün aynı şeyleri değil, her gün farklı şeyleri çalışıyorum. Çünkü önümdeki konser programı beni ancak bu şekilde hazırlayabiliyor.
Bir gün solo repertuvar için çalışıyorsam, ertesi gün orkestra eşliğinde çalacağım esere bakıyorum. Ya da başka bir program varsa ona hazırlanıyorum. Bu nedenle çalışma düzenim günden güne çok değişiyor.
Kimi zaman bu çalışma 12 saate de çıkıyor. Çünkü sadece piyano başındaki çalışmalarımız değil, piyano dışındaki ezber çalışma tekniğimiz de zaman alıyor. Hatta daha yorucu bir süreç.
Çünkü sadece parmakların piyanoda çalışması değil; beynimizin parmaklara komut verdiği ve piyanosuz olarak kafamızda, beynimizde bu eserleri çalabilmek de belli bir ezber eğitimi, müzik bilgisi, anlayışı ve bazı teknikler gerektiriyor.
Bunları da piyanonun dışında çalışarak geliştiriyoruz.
Tatil dönemleri elbette oluyor.
Ama ben biraz işlerimi yoluna koyup dinlenebilmeyi daha keyifli buluyorum.
Başarılı konserlerden sonra bunun keyfini dostlarımla birlikte çıkarmayı da çok seviyorum.
O nedenle çok çalışmanın verdiği o güzel keyfi yaşadığımız, kendimize zaman ayırabildiğimiz dönemler de oluyor.

H. HASTÜRER: KKTC’de başka Rüya Tanerlerin yetişmesi için neler yapılmalı?
R.TANER: Esasında genç bir ülke için çok güzel atılımlarımız oldu.
Bu konuda, benim sahamda, Çok Yetenekli Çocuklar Yasası‘nın Türkiye’mizden burada kullanılmak üzere uygulanması bence Cumhuriyetimiz için büyük bir atılımdı.
Bu yasa hâlâ geçerli ve bundan yararlanan bir takım gençlerimiz oldu.
Ancak bu çocuklarımızı önceden keşfedebilmek için de okullarımızdaki müzik eğitiminin bir an önce çok daha farklı bir boyuta getirilmesi gerekiyor.
Şu an en zayıf derslerimizden biri olarak kaldı. Bana kalırsa ise en üst sıralarda yer alması gerekiyor.
Bugün yurt dışındaki okullara baktığımızda ve onları örnek almaya çalıştığımızda görüyoruz ki çocuklarımızın sadece matematik, yabancı dil, fen bilimleri ya da sosyal bilimler eğitimi alması yeterli değil.
Bence en temel eğitimlerden biri müzik olmalı.
Çünkü müzik sayesinde çocuklar birbirleriyle entegre olmayı, birbirlerini dinlemeyi, birbirlerine saygı duymayı ve birbirlerini tolere etmeyi öğreniyor.
Birisi konuşurken diğerinin susması gerektiğini öğreniyor; tıpkı müzikte olduğu gibi.
Aynı zamanda müzik, çocuklara küçük yaşta disiplinli olmayı, odaklanmayı ve birlikte üretmeyi öğretiyor.
O yüzden bence çocuklarımızın yetişebilmesi için önce okullarımızda böyle bir ortamın oluşturulması gerekiyor.
Ben bu konuda şanslıydım ve hâlâ şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü müzik dolu bir aileden geliyorum.
Fakat herkesin ailesinde müzikle uğraşan insanlar olmayabiliyor. Dolayısıyla çocukları yönlendirecek, onların yeteneklerini fark edecek birileri de her zaman bulunmayabiliyor.
Bu noktada okullarımızdaki müzik öğretmenlerine çok büyük görev düştüğüne inanıyorum.
Çünkü yetenekli çocuklarımızı ancak bu tür müzik faaliyetleri içerisinde keşfedebilir, doğru yönlendirebilir ve onların önünü açabiliriz. Ben buna yürekten inanıyorum.
H.HASTÜRER: Başarılarınızda kimlerin payı var?
R.TANER: Başarılarımda rolü olanlar…
Tabii ki önce annem ve babam, sonra ailem ve destek veren bütün ülkem.
Kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Raif Denktaş…
O sadece bir Cumhurbaşkanı değil, aynı zamanda çok yakın aile dostumuzdu; benim için de bir dede gibiydi.
Her ne kadar çok yoğun olsa da bana sık sık küçük notlar yazardı.
“Başarılar… Devam… Seni takipteyim.”
Bu kısa notlar bana her seferinde büyük bir moral olurdu.
Bir yerden bir yere konsere ya da yarışmaya gitmeden önce aldığım bu küçük notların insana nasıl bir motivasyon kaynağı olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Hele hele küçük yaşta…
Dolayısıyla kendisini bugün de minnetle ve şükranla anıyorum.
Tabii ki beni ben yapan, adını anmadan geçemeyeceğim hocam Joan Havill…
Esasında Joan Havill’in Guildhall’a gelişinin de ilginç bir hikâyesi var.
Hindistan turnesindeyken geçirdiği büyük bir kaza sonrasında otobüsten fırlıyor ve kendisini tesadüfen bir doktor buluyor.
İyileşme süreci uzun sürüyor. Yaklaşık iki yıl sahnelerden uzak kalıyor ve bunun ardından bir daha konser sahnesine çıkmamaya karar vererek okulda öğretmenliğe başlıyor.
Okula eylül ayında başlıyor, ben ise ekim ayında onun öğrencisi oluyorum.
Onun şanssızlığı benim en büyük şansım oluyor.
Çünkü sahnede mesleğini yıllarca icra etmiş bir hocanın bizlere kattıkları gerçekten paha biçilemez.
Ben buna yürekten inanıyorum.
Bu nedenle hep öğrencilerime ve genç müzisyenlere şunu söylüyorum:
“Evet, okul çok önemlidir ama seçtiğiniz hoca çok daha önemlidir.”
Bu yüzden hoca seçimine çok dikkat edilmesi gerektiğini her zaman vurguluyorum.
H.HASTÜRER: KKTC’nin tanınmamışlığı karşınıza çıkıyor mu?
R.TANER: KKTC’nin yaşadığı ambargolarla tabii ki ben de müziğimde, mesleğimde ve yaşamımda karşılaştım. Sanat yolunda ilerlerken Rum lobisini karşımda buldum.
Önceki bir sorunuzu yanıtlarken sözünü etmiştim; BBC’deki olay…
Sonrasında Paris’te, UNESCO’da vereceğim bir konser öncesinde elli-altmış kişilik bir Rum lobisi konserimi durdurmaya çalıştı. Provalarımı, konser öncesinde engellemeye çalıştılar.
Sonrasında Münih’te, Münih Oda Orkestrası ile planlanan bir konserde bana, “Bu tamamen non-political bir gece olacak. Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girişini kutluyoruz.” demişlerdi.
Ben de, “Belki yanlış yeri aradınız.” demiştim.
Onlar da bana, “Hayır, azınlık olarak size fırsat vermek istiyoruz.” demişlerdi.
Bunun üzerine dönemin Müsteşarı Sayın Ergün Olgun ile görüştüm. Kendisi, “Eşit şartlardaysa katılabilirsin.” demişti.
Tüm hazırlıklar da buna göre yapılmıştı.
Fakat o süreçte Denktaş Bey görevden ayrılmış, Sayın Mehmet Ali Talat göreve gelmişti ve konserin konsepti de değişmişti.
Dönemin Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri beni arayarak, bu etkinliğe Yunanistan Büyükelçisi’nin ev sahipliği yapacağını ve Türkiye Cumhuriyeti’ne söz hakkı verilmeyeceğini söylediler.
Ben de bunun beni aşan bir konu olduğunu, ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin olmadığı bir yerde sahneye çıkmayacağımı ifade ettim.
Ardından Sayın Mehmet Ali Talat ile görüşmek istedim.
Beni hemen aradı ve bana tam olarak şunları söyledi:
“Kimsenin benim sanatçımı kendi şemsiyesi altına alma gibi bir lüksü yoktur. O yüzden eşit şartlar olmazsa katılmanı istemiyorum.”
Bu nedenle ben de konserden çekildim.
Belki kariyer açısından bakıldığında Münih Oda Orkestrası ile çalmak beni o gün farklı bir noktaya götürebilirdi. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ama vicdanen doğru olanı yaptığıma inanıyorum.
Bu şartlar altında bu konsere katılamayacağımı söyledim.
Konser programının yarısı bana ait olduğu için bunu hiç beklemiyorlardı ve adeta kalakaldılar.
Sonrasında bana duraksayarak şu soruyu sordular:
“Ülken sana bunu söylemen için ne kadar ödedi?”
Bu da yediğim ikinci ağır darbeydi.
Ama yılmıyoruz.
Devam ediyoruz.
H.HASTÜRER: Yüzünüzdeki sürekli gülümsemenin kaynağı nedir?
R.TANER: Mutluyum. Çünkü sevdiğim işi yapıyorum.
Piyanonun başında olmak beni mutlu ediyor.
Onun dışında mutlu bir ailem var.
Köpeğim var, sevdiğim ailem, etrafımda sevdiklerim ve dostlarım var.
Çok şükür, sağlığımız da yerinde.
O yüzden mutluyum.
Hiç kimsenin yüzünden gülümseme eksik olmasın.




