Hukuk, Liyakat ve İktidarın Meşruiyeti…

Hukuku bilmeyen, hukuktan anlamayan ya da hukuku tanımayan bir hükümet yerinde durabilir mi? Daha da önemlisi, üç kez hukukun dışına çıkıp devletin en üst makamının çizdiği “hukuk duvarına” çarpan bir yönetimin, hâlâ görevde kalma ısrarı doğru ve etik midir?”
Değerli Hocam Tuncer Tuncergil soruyor bu soruyu. Ve evet değerli hocama katılmamak elde değil.
Demokratik rejimlerde iktidarın meşruiyeti yalnızca sandıktan çıkmakla sınırlı değildir. Hukuka saygı, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarına bağlılık ve kamu yararını önceleyen bir yönetim anlayışı bu meşruiyetin temel taşlarıdır. Hukukun sınırlarını sürekli zorlayan, hatta ihlal eden bir yönetimin “yerinde durma” çabası, hukuki olmaktan çok siyasi bir inat görüntüsü verir.
Bu noktada liyakat meselesi kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Liyakatten uzak kadroların ülke yönettiği bir düzende, ne ekonomide ne eğitimde ne de kamu yönetiminde ileriye doğru bir adım atmak mümkündür. Çünkü sorun yalnızca yanlış kararlar değil, o kararları alanların donanım eksikliğidir. Devleti yönetmek, deneme-yanılma yöntemiyle öğrenilecek bir iş değildir.
Ünal Üstel ve ekibi, maalesef bu tablonun en hazin örneklerinden biri olarak anılmaktadır. Hukuki sınırları gözetmeyen, kurumsal aklı dışlayan ve eleştiriyi düşmanlık olarak algılayan bir yönetim anlayışı, topluma güven vermekten uzaktır. Oysa toplumun ihtiyacı olan şey; hukukla barışık, liyakate dayalı ve hesap verebilir bir yönetimdir.
Sonuç olarak mesele yalnızca “iktidarda kalmak” değil, nasıl ve hangi ilkelere bağlı kalarak kalındığıdır. Hukukun dışına düşmüş bir yönetimin, etik ve demokratik bir zeminde yoluna devam etmesi mümkün değildir. Bu gerçeği görmezden gelmek, ülkeye kaybettirilen zamanı daha da uzatmaktan başka bir işe yaramaz.
