Hasan Hastürer

S. Siber: “Özlenen medeniyet henüz uzakta”

KIBRIS Gazetesi Köşe Yazarı Hasan Hastürer’in sorularını yanıtlayan Meclis Eski Başkanı ve eski Başbakan Sibel Siber, siyasi saptamalarla, derinlikli yanıtlar verdi…

Sibel Siber, kendisini en çok rahatsız edeni ifade ederken, ‘ Beni en çok rahatsız eden sorun, çözme iradesi elimizde olup da çözemediğimiz sorunlardır. Kıbrıs sorunu tabii ki çok önemli ve çözülmesi gereken bir sorun. Kıbrıs adasına bir bütün olarak bakacak olursak, sorun ile özdeşleştiğini görürüz. Fakat dünyadaki en  uzun süren uzlaşmazlıklardan biri ve çözümünün tek başına bizim irademizde olmadığını hepimiz biliyoruz’ dedi.

 

SORU VE YANITLAR

 

H.HASTÜRER: Sibel Hanım, 2025 yılı geride kaldı. Sizce dünya nereye doğru gidiyor?  Kısa bir değerlendirme yapar mısınız? 

S.SİBER: Yeni bir yıla girdiğimizde, babamın bizlere çocukluğumuzda söylediği, “sizler bizlerden daha şanslısınız. Her yeni nesil bir öncekinden daha şanslı olarak dünyaya gelir!” sözünü anımsarım.

Her yeni neslin daha şanslı olarak dünyaya gelip gelmediğini, nedense son zamanlarda yaşananları gördükçe daha çok sorgular oldum. “Şu andaki nesil daha önceki nesillere göre daha medeni bir dünyada mı yaşıyor?” sorusunun yanıtı medeniyet kavramının ne olduğuyla ilintili.

 

H.HASTÜRER: Medeniyeti günümüz dünyasında, son yaşananlar ışığında nasıl tanımlarsınız?

S.SİBER: Medeniyet ya da uygarlık sadece teknolojik ilerleme ile sınırlı değildir. Teknolojideki baş döndürücü ilerlemenin insanoğluna sunduğu, geçmişte hayal bile edilemeyen olanaklar tabii ki büyük bir şans.

Ama insanı insan yapan belki de tüm diğer canlılardan ayıran değerler bütününe baktığımızda aynı ilerlemeyi görmediğimiz açıktır. Hatta değerler kaybı yaşamaktayız. Yaşamın her alanında olması gereken değerler de aynı hızla gelişmiyorsa ya da aksine değer kaybı yaşanıyorsa burada medeniyetten bahsetmek imkansızlaşır. Ülkemizde ve dünyadaki son yaşananlar ışığında bireysel ve toplumsal değerleri geçmişle kıyasladığımda, duygularımı tek bir cümle ile ifade edecek olursam, “özlenen medeniyet henüz uzakta” diyebilirim

 

H.HASTÜRER: Ülkemize dönecek olursak, sizi en çok rahatsız eden ve öncelikli çözülmesi gereken sorunumuz nedir? Öncelikle çözülmesi gereken Kıbrıs sorunu  mu?

S.SİBER: Aslında sorunuzu şöyle yanıtlayım Hasan Bey. Beni en çok rahatsız eden sorun, çözme iradesi elimizde olup da çözemediğimiz sorunlardır. Kıbrıs sorunu tabii ki çok önemli ve çözülmesi gereken bir sorun. Kıbrıs adasına bir bütün olarak bakacak olursak, sorun ile özdeşleştiğini görürüz. Fakat dünyadaki en  uzun süren uzlaşmazlıklardan biri ve çözümünün tek başına bizim irademizde olmadığını hepimiz biliyoruz. Annan Planı referandumu ve Crans Montana süreci bunun en somut örnekleri olarak da tarihteki yerini aldı.

 

H.HASTÜRER: Sizin çözüm ve barış ile ilgili anlamlı karşılaştırmalarınız var. “Çözümü liderler, barışı halklar yapar” “Çözüm masada yapılır, barış gönüllerde yapılır” “Çözümün imzası kağıt üzerinde, barışın imzası gönüllerdedir” sözlerini çok sıklıkla dile getirdiniz. Şimdi şu soruyu sormak istiyorum: Sizce çözüme ve barışa yakın mıyız? Şu andaki uluslararası konjenktür federal bir çözüm için umut mu?

S.SİBER: Kıbrıs müzakerelerini konu alan “ Aynı masada Yarım Asır” adlı kitabımda da hem kişisel tanıklığıma hem de geçmiş müzakere tutanaklarına dayanarak, yarım asırlık müzakere sürecini ve çözümsüzlüğün nedenlerini irdelemeye çalıştım. Çözüme ne kadar yakın olduğumuz ile ilgili kitapta ifade ettiğim duygu ve düşüncelerim ne yazık ki değişmedi.

Kıbrıslı Rum liderin demeçlerine ve uluslararası alandaki girişimlerine baktığınız zaman zaten niyet, gayet net anlaşılıyor. 21 Aralık’ta verdiği demecin ise uzlaşmazlık çözümünde önemli olan, tarihi gerçekler ışığında geçmişle yüzleşme, empati, karşılıklı saygı ve anlayıştan ne kadar uzak bir yaklaşım olduğunu gördük.

 

H.HASTÜRER: Uluslararası baskı ile bir çözüme ulaşılabilme ihtimalini nasıl görüyorsunuz? “Rum Lider Hristodulis’e kalırsa anlaşma zor ama uluslararası baskı ya da uluslararası çıkarlar neticesinde çözüme ulaşılabilir” görüşü, size gerçekçi geliyor mu?

S.SİBER: Seçilmiş bir devlet başkanının, bir başka ülke tarafından bir gece yatağından alınıp götürüldüğünü de gördük yeni yılın ilk haftasında.

Uluslararası toplumun, Birleşmiş Milletler’in, Avrupa Birliği’nin çaresizliğini ve sessizliğini de… Gazze’deki katliam, medeni zannettiğimiz ama  ifade ettiğim gibi medeniyete henüz uzak bir dünyanın gözü önünde yaşanıyor.

Uluslararası hukuk, adalet kavramlarının bu kadar ayaklar altına alındığı bir dönem yaşanmamıştı. O nedenle kendi sorununu barışçı bir şekilde çözemeyen ve uluslararası baskı ile çözüme ulaşılmasını bekleyen toplumları bekleyen tehlike de büyüktür. Bir defa iki toplumun ortak arzusuyla gerçekleşmeyen çözüm barışı getiremez.

 

H.HASTÜRER: AB dönem başkanlığı devir töreninde yaptığı konuşmada, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Kıbrıslı Türkleri yok sayması konusunda ne diyeceksiniz?

S.SİBER: Şaşırdım diyemem.  AB uzun süredir güven kaybına uğruyor. Gazze’deki tutumları da ortada. Yine değerler üzerinden gideceğim. Söyleşimizin temeli de bu.

AB kuruluş ilke ve değerlerinde; insan onuru, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı var. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Kıbrıs’ta iki toplum olduğu gerçeğini hiçe sayarak,  Kıbrıslı Türkleri yok sayarak kendi kuruluş ilke ve değerlerini de hiçe saymıştır. Kıbrıslı Türklerde bir süreden beri var olan güvensizliği, bu törende yapılan konuşma daha da derinleştirmiştir.

 

 

H.HASTÜRER: “Beni en çok rahatsız eden sorunlar, çözme iradesi elimizde olup da çözemediğimiz sorunlardır,” dediniz. Kendi iç sorunlarımızı mı kast ediyorsunuz?

S.SİBER: Evet Hasan Bey. Bir konuşmamda, “Kıbrıs sorunu var, ama çözme iradesi tek başına bizde değil, bir de KKTC sorunları var” demiştim.

Kendi iç sorunlarımızı çözme iradesi elimizde ama ne yazık ki çözmüyoruz. “Çözemiyoruz” diyemiyeceğim, “çözmüyoruz” diyeceğim. Çünkü artık yaşananlara bakınca, isteyerek böyle bir yapı oluşturulduğuna inanıyorum. Kurumsallık ne kadar azsa siyasetçi o kadar güçlü oluyor, liyakattan ne kadar uzaklaşılırsa usulsüzlük o kadar kolaylaşıyor, şeffaflık ne kadar karartılırsa yolsuzluk o kadar çok gizleniyor, denetim ne kadar azsa hesap verilebilirlik de o kadar azalıyor.

Tüm bunlar acı ama gerçek.

Bir de en kötüsü tüm bunları kanıksamak. Değerlere geliyorum yine. Eskiden siyasi iktidardakilerle ilgili yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet iddiaları fısıltıyla dile getirilirdi; şimdi manşetlere taşınıyor ama kimsenin kılı kıpırdamıyor. Aslında bir de az önce ifade ettiğim gibi gitgide kanıksanıyor. Toplumsal tepki azalıyor, adeta normalleşiyor. Esas tehlike de bence bu.

 

H.HASTÜRER: Başbakanlık döneminizde bu usülsüzlüklerin, yolsuzlukların üzerine gittiniz. Usülsüzce verilen devlet arazilerini iptal ettiniz. Sanırım bu bir ilkti ve halkımızda çok büyük bir memnuniyet ve heyecan yaratmıştı.

S.SİBER: Geçmiş dönemin usulsüz icraatlarını, hak sahibi olmayanlara arazi tahsislerini, arazi kiralamalarını, hukuk dairesinin de görüşü doğrultusunda halkımızla paylaşarak iptal etmiştik.

Bugün de yazılan, konuşulan, iddia edilen usulsüzlüklerle ilgili, iktidara talip olan siyasi partilerin aynı bizim hükümetimiz döneminde yaptığımız gibi bunların iptalini gerçekleştireceğine dair halka güvence vermesi önemlidir.

 

H.HASTÜRER: “Liyakatın olmadığı ülkede birey güvende değildir” demiştiniz. Bunu açar mısınız?

S.SİBER:  Devlet kurumlarında, liyakatın hiçe sayılması bir defa devleti hiçe saymaktır.  Liayakata önem vermeyenler için, “devlet kurumlarını babasının çiftliği gibi yönetiyor” tabiri kullanılır.

Ben böyle diyemeyeceğim, çünkü bu anlayıştakilerin babalarının çiftliğine, devletten daha çok önem verecekleri kesindir. Liyakata önem vermeyen bir siyasetçinin, devleti ne kadar sevip önemsediğini ifade eden o süslü sözleri inandırıcı olmaktan uzaktır.

Biz maalesef son zamanlarda bunları gözlemliyoruz. Birey güvende değildir çünkü liyakatsız bir devlet yönetiminde hukuk, adalet de zarar görür. Nitekim adaletin yara aldığını hep birlikte gördük.

Bana ve birçok masum insana yapılan çirkin muamele de bu anlattıklarımın neticesidir. Adalet devletin temeliyse ve bu mevcut yapı, bu temelin tuğlalarını yerinden oynatıyorsa yapılacak şey bellidir.

Bilinçli ve sorgulayan bir toplum, belleği güçlü bir toplum, geçmişten ders çıkaran bir toplum, kurumlarına sahip çıkar. Sağlam kurumları olan bir devlet yapısında ancak kendimizi güvende hissederiz. Aidiyetimiz, özgüvenimiz güçlü olur.

Sayın Cumhurbaşkanımız Tufan Erhürman’ın, Avrupa Konseyi Başkanı Ursula von der Leyen’e yönelik haklı eleştirisinin ve “ Tarihsel ve siyasi varlığımız yok sayılamaz” mesajının daha güçlü duyulması da daha güçlü bir toplum yapısından geçer.

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu