Derviş Doğan

Egemenlik Sessizdir, Dil Belirleyicidir

Gündemi meşgul eden son bir olay, meseleden çok kullanılan dili tartışılır hâle getirdi. Hukuki çerçevesi olan bir konu, kısa sürede sosyal medyada kimlikler üzerinden yürütülen bir gerilimin parçası oldu. Oysa sorun, duygularla değil; hukukla, sağduyuyla ve devlet ciddiyetiyle ele alınması gereken bir alanda duruyor.

Başlangıç noktasında bir gerçeği netleştirmek gerekiyor:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, kendi yasaları ve kurumları olan bir yapıdır. Bu yapı, ülkeye kimlerin giriş yapabileceğine veya hangi koşullarda girişin reddedileceğine karar verme yetkisini de doğal olarak elinde bulundurur. Bu yetki, kişilere göre değişen bir ayrıcalık değil; egemenliğin temel unsurlarından biridir.

Bu bağlamda, her sınır kapısında olduğu gibi KKTC’de de güvenlik, kamu düzeni ve idari değerlendirme esas alınır. Dünyanın hiçbir yerinde bu uygulamalar kişisel algılar üzerinden şekillenmez. Dolayısıyla bireysel bir deneyimi, bütün bir ülkenin tutumuna mal etmek hem hukuken hem de vicdanen sağlıklı bir yaklaşım değildir.

Tartışmayı daha da sorunlu hâle getiren ise, 1974’ün bu tür meselelerde sıkça bir referans noktası olarak kullanılmaya çalışılmasıdır. O yıl yaşananlar, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin tarihsel karşılığıdır. Bugünün idari ya da hukuki bir kararını, bu tarihsel kırılma üzerinden okumaya çalışmak, meseleyi açıklamak yerine karmaşıklaştırır. Dahası, iki toplum arasında gereksiz bir hassasiyet üretir.

“Ülkeye girişim engellendi” demek kişisel bir anlatıdır ve elbette dile getirilebilir. Ancak buradan hareketle “ayrımcılık yapılıyor” ya da “belirli bir kesim hedef alınıyor” sonucuna varmak, genelleştirici ve kırıcı bir dil üretir. Devletlerin uygulamaları, kişilere değil risk analizlerine dayanır; bu da evrensel bir gerçektir.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu tartışmalar üzerinden Kıbrıslı–Türkiyeli ayrımının bilinçli biçimde körüklenmesidir. Bu söylem, ne Kıbrıslı Türklerin toplumsal değerleriyle örtüşür ne de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının saygınlığına katkı sunar. Aksine, ortak zemini zayıflatır ve güven duygusunu örseler.

Elbette kamuoyunun, yetkili makamların açıklama yapmasını beklemesi doğaldır. Şeffaflık, yönetimlerin sorumluluğudur. Ancak bu beklenti, devletin meşru yetkilerinin sorgulandığı bir noktaya taşındığında, sorun çözülmez; yalnızca başka bir boyuta evrilir.

Bu mesele bir kimlik meselesi değil, bir yönetim meselesidir.

Bir tercih ya da tavır değil, devlet olmanın doğal sonucudur.

Toplumu bir arada tutan şey, yüksek sesli tepkiler değil; ölçülü sözlerdir. Hukuku temel alan, karşılıklı saygıyı önceleyen ve geleceği hedefleyen bir dil kullanmak ise yalnızca yöneticilerin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu