Güçlü olan vurur, zayıf olan enkaz kaldırır…

Limasol’da yakını yaşayan bir Kıbrıslı Türk aradı. Sordu: “Limasol’da yaşamak tehlikelimi mi? Ne yapalım acaba?”
Bir başkasının sorusu: “Füzeler düştüğü yerin ne kadar ötesine kadar yıkıcı etki yapar?”
“Füzeler yolunu şaşırıp, bize de düşer mi?”
Son günlerde bu ve benzeri sorular aldım.
Tümünde “Ben merkezli bir endişe.”
Kimse başlarına füze yağan, bombardıman altındaki insanları düşünmüyor.
Gazze’de, burnumuzun dibinde Filistinlilere yönelik soykırım yaşandı. İsrail’in “keyfi” istediği zaman, kaldığı yerden devam ediyor.
Ve şimdi sırada İran… İran’daki rejimin, suç dosyası kabarık olsa da, rejimi devre dışı bırakmanın yolu İsrail ve ABD’nin yaptıkları değil.
***
Dünya haritasına bakıyorum…
Gazze yanıyor.
Venezuela karışıyor.
İran hedef tahtasında.
Ve dünya?
Dünya “izliyor.”
İzlemek…
Bazen en konforlu eylemdir.
Ne sorumluluk alırsın ne bedel ödersin.
Ama tarihin en ağır suçları çoğu zaman sessiz çoğunluğun gözleri önünde işlenmiştir.
***
İsrail Gazze’yi vurduğunda dünya ekran başındaydı.
Çocukların cansız bedenleri, yıkılan apartmanlar, ambulans sirenleri…
Uluslararası hukuk kitapları rafta durdu.
Birleşmiş Milletler konuştu, kınadı, rapor yazdı.
Ama bombalar rapor okumaz.
***
Amerika Birleşik Devletleri Venezuela’ya yönelik hamle yaptığında da benzer bir tablo vardı.
Nicolás Maduro üzerinden yürüyen tartışma; demokrasi mi, müdahale mi sorusunu doğurdu.
Kimi “özgürlük” dedi, kimi “egemenlik ihlali.”
Ama asıl soru şuydu: Güçlü olanın yaptığı her şey meşru mu sayılacak?
***
Şimdi sırada İran var deniyor.
İsrail ve ABD’nin ortak hamleleri, bölgeyi yeni bir ateş çemberine sürüklüyor.
Orta Doğu zaten kırılgan.
Bir kıvılcımın yangına dönüşmesi an meselesi.
Burada mesele sadece askeri operasyon değil.
Mesele, dünyanın refleksi.
Bir suç işlendiğinde seyirci kalan, o suça dolaylı ortak mıdır?
Bu soru sadece ahlaki değil, siyasal bir sorudur.
Çünkü uluslararası sistem dediğimiz yapı, aslında ortak rızalar üzerine kurulur.
Eğer büyük güçlerin attığı her adım “seyredilir” ama gerçek anlamda karşılık bulmazsa, bu sessizlik yeni adımların cesaretidir.
Dünya düzeni adalet üzerine değil, güç dengesi üzerine kuruludur.
Güçlü olan konuşur, zayıf olan dinler.
Güçlü olan vurur, zayıf olan enkaz kaldırır.
Ama bu tablo sürdürülebilir mi?
***
Gazze’de büyüyen bir çocuk, yaşadıklarını unutmaz.
İran’da bombaların gölgesinde yaşayan bir genç, hafızasına not düşer.
Latin Amerika’da dış müdahaleyi hisseden bir toplum, bunu tarihe yazar.
Tarih sabırlıdır.
Ama hafıza daha sabırlıdır.
Bugün dünya seyrediyor olabilir.
Ancak seyredenlerin çocukları, yarın bu seyirciliğin bedelini ödeyebilir.
Çünkü küresel istikrarsızlık, sınır tanımaz.
Ekonomik kriz, göç dalgası, enerji savaşları…
Hepsi zincirleme etkidir.
***
Uluslararası hukuk seçici uygulanırsa, hukuk olmaktan çıkar.
Eğer bir ülkenin egemenliği dokunulmaz, diğerinin tartışılabilir görülürse, orada adalet değil çıkar konuşur.
Ve çıkarın olduğu yerde vicdan susar.
“Dünya sadece seyretmiyor; aslında kendini izliyor.
Kendi değerlerini, kendi ilkelerini test ediyor.”
Eğer Gazze’deki bir sivilin hayatı, küresel politikanın dipnotu haline gelmişse;
Eğer bir liderin akıbeti büyük güçlerin pazarlık masasında belirleniyorsa;
Eğer İran gibi bir ülkeye yönelik her askeri hamle ‘stratejik gereklilik’ diye sunuluyorsa…
O zaman dünya düzeni alarm veriyor demektir.
***
Bunun sonu nereye varır?
Ya yeni bir büyük savaşın eşiğine…
Ya da sistemin köklü bir sorgulamasına.
Tarih bize şunu öğretir:
Sessizlik uzun sürmez.
Bastırılan gerilim birikir.
Ve biriktiğinde patlar.
Bugün seyreden dünya, yarın sahnenin tam ortasında bulabilir kendini.
Çünkü ateş sadece düştüğü yeri yakmaz; rüzgâr yön değiştirirse herkes ısınır.
Ve en tehlikelisi şu:
Seyretmeye alışmak.
Çünkü alışkanlık, vicdanı köreltir.
Vicdan körelirse adalet susar.
Adalet susarsa, güç konuşur.
***
Dünya güçten mi yana olacak, hukuktan mı?
Seyirci mi kalacak, taraf mı olacak?
Tarihin sayfaları boş değil.
Ama yazılmaya devam ediyor.
Ve her satırın, her suçun altında, seyredenlerin imzası da var.



