Cehalet, sadece bilginin değil, geleceğin katilidir

Ünlü fizikçi Albert Einstein, 1930’da, oğlu Eduard’a yazdığı mektupta “Hayat, bisiklet sürmeye benzer, dengemizi koruyabilmek için, sürekli hareket etmeniz gerekir” demişti.
Einstein, hayat ile ilgili bu sözü, dengenin, hayatın içindeki önemine değinirken, herhangi bir yön vurgusu yapmamış olsa da, kastının ileri ve gelişim yönünde olduğu açık. Einstein, sanırım zekası tartışmaya açık olmayan, tarihe adını, zekası ile yazdırmışlardan. Cümle, her ne kadar basit bir cümleymiş gibi dursa da, içinden birçok mana çıkarmak mümkün. Doğru, hareket, denge ve yön, ilerlemek için ne kadar önemli bir unsursa, Unsurlardan birinin bozukluğu ise, işlerin ters gitmesi için yeterli olabiliyor.
Günlük hayatımızın içinde, hareket ve denge var. Birçoğunu, fark etmeden yapıyoruz. Yürümek, koşmak, yemek gibi eylemlerde, ayni anda birçok şeyi, senkron içinde yapıyoruz. Senkrondaki olası bir bozukluğun neticesi ise, hareketteki başarısızlık.
İnsan, sadece, et ve kemikten ibaret değil. Duygular ve düşünceler, insanı bütünleyen özellikler. Hareket, denge ve yön bulma konusuna, insan psikolojisi dahil olduğunda ise, durum bam başka, farklı bir boyuta değişiyor. İnsan doğuştan olmasa da, sonradan yaşayarak öğrendiği hırs, kin, cüret gibi duygulara da sahip.
Peki bu duygular işin içine girdiği zaman siyasi, sosyal, iş ve ekonomik hayat üzerinde etkisi olmuyor mu?
İşte tam da bu noktada, Cornell Üniversitesi’nden iki psikolog, Prof. Justin Kruger ve Prof. David Dunning, 1999 yılında, insan psikolojisi, bilgi ve çalışma hayatı arasındaki ilişkiyi incelemiş. İki psikologun adını taşıyan, ‘Dunnig ve Kruger Sendromu’ kısaca, “Cahil cesareti” olarak tanımlanabilir.
Teorileri özetle, cehaletin, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırdığı temeli üzerine kurulu. Başka bir deyişle, cehaletin, sınır tanımayan talepleri ve cüreti olarak da tanımlayabiliriz.
Dunnig ve Kruger Sendromunun çalışması sonucunda ortaya çıkan, temel olgular ise:
-Niteliksiz insanlar, ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemediği.
-Niteliksiz insanların, niteliklerini abartma eğiliminde olduğu.
-Niteliksiz insanların, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da aciz olduğu.
-Aynı niteliksiz insanların, nitelikleri, eğitimle artırılırsa, ne kadar niteliksiz olduklarını, farkına varmaya başladığı.
-Niteliksiz insanların, bilgiyi aşağılama eğiliminde olduğu.
-Bu tarz insanların, bulundukları ortamda, gürültü ve yüksek sesle konuştuğu.
-Her konuyu çözebileceklerine inandıkları.
-Her sorumluluğu alabileceklerine inandıkları.
-Görev aldıkları noktalarda, kendilerinden üst seviyede olanlara aşırı saygı, altta olanlara ise aşırı ezme eğiliminde oldukları.
-Daha önce söylediklerini, sonrasında rahatlıkla inkar edebilecekleri, hatta tersini savunabildikleri.
-Başarısızlığı, yaşanmamış gibi gösterme eğilimi.
-Kendi inandıklarının, kati doğru olduğuna, karşılarındakini, koşulsuz ikna etme eğiliminde oldukları.
En önemlisi ise, yaptıkları veya yapmaya talip oldukları sorumluluk alanında, en iyi kendilerinin olduğunu söylemekten çekinmez, hadleri olmayan görevlere talip olmaya çekinmezler.
İsterseniz bir an için, yazıyı okumaya ara verip, ülke gerçeklerimizi, nasıl bir düzende yaşadığımızı, yapılan beyanatları ve gündem olan konularımızı yukarıdaki bilgiler doğrultusundaaklınızdan geçirin.
Sendromun tanımına uyan örneklerin ülkemizde fazlasıyla mevcut olduğunu göreceksiniz.
En basitinden bir örnek verecek olsak, sanırım kimse bu ülkede torpilin ve siyasi kayırmacılığın, kamu veya özel sektör ayırt etmeksizin olduğunu inkar edemez.
Toplumsal sorun olduğuna inandığım hiçbir konuyu, kişiselleştirmeyi doğru bulmamakla beraber, birçok yanlışın, başka yanlışları tetiklediğini görmekteyim.
İtibarı ve statüyü hak eden bilgi olması gerekirken, gücün farklı ellerde, bilginin önünde olduğu bir düzende yaşıyoruz.
Toplumun bilgi seviyesi, çeşitliliği, gelişimi konularına sorunumuz olduğuna inanmıyorum.
Sorunun temelinde, bilginin gördüğü değerin azlığı ve icraata katkı noktası olunca, siyasi istikrarsızlıktan, geleceğe, ekonomiden, sosyal adalete, toplumsal bütünlükten ve beyin göçüne kadar zincirlememe birçok olumsuz etkileşim ve fazlası ortaya çıkıyor.
İnsan kaynaklarının doğru, adil ve etkin kullanımının, her koşul altında, toplumu bulunduğu yerden daha ileriye taşıyacağı unutulmaması gereken başlıca gerçekliktir.
İngiliz filozof ve toplum eleştirmeni Bertrand Russell’ın sözüne katılmamak mümkün değil: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların (akıllı olmayanların) küstahça kendilerinden emin olmalarıdır”.
