Hasan HastürerYazarlar

“Tamamlanmayan yaşam var. İnsan eksik olduğunu hissetmeli…”

Üç Ümit İnatçı, insanı pozitf yönde özellikli ve nitelikli yapan neredeyse tüm özelliklere sahip… Sadece hissetmek, sadece hayal etmek, sadece düşünmek yetmez. Bunlara bir tuvalde, bir kitapta, bir projede kalıcılaşmazsa ne değeri ve ne de anlamı var.
Ümit İnatçı’yla sohbetten her zaman büyük haz aldım. Dinledim, düşündüklerimi bilirkişi huzurunda paylaşır gibi hissettim.

Bu kez KIBRIS Gazetesinde yayımlamak için sohbet ettik.

Aklıma gelen soruları sordum… Yanıtları fazlasıyla aldım…

İşte sorularım ve aldığım yanıtlar…

H.HASTÜRER: Genelde sanatçılar, bir sanat dalında öne çıkarlar. Ümit İnatçı, en başta resim olsa da yazınla ilgili de sanatçı nitelemesini taşıyor… Bizi olabildiğince gerilere götürerek dünden bugüne yaşam yolculuğunu anlatır mısın Ümit kardeşim?

 

Ü.İNATÇI: Yükseköğrenimden başlayım. 1978’de liseyi bitirdikten sonra üniversite sınavlarında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girecek puanı aldıktan sonra yetenek sınavlarına girmem gerekirdi. O aralar Türkiye’de siyasi gerilim çok yüksekti: biraz da kavgacı bir yapım olduğu için İstanbul’a gitmem pek isabetli olmayabilirdi. Londra’ya gittim. Gerekli dil eğitimi aşamalarından sonra 1979’da, sonradan (1989’da) Saint Martin’s School of Art’a eklenmiş olan Central School of Art’a yazıldım. Lisedeki Ali Atakan atölyesinden pek de farklı şeyler yapılmıyordu. İtalya’da sanat eğitimi almak hayalimdi. Öyle yaptım ve yine aynı yıl İtalya’nın Perugia kentine gittim. Dil sınavlarını geçtikten sonra Pietro Vannucci Güzel Sanatlar Akademisi’nin yetenek sınavlarını birincilikle geçerek orada burslu okudum. 1983 yılında en iyi öğrenci ödülü olan Adelmo Maribelli ödülünü aldım… sonradan aldığım ödüllerin içinde Sharjha Biennali Altın Madalya ödülü de var…

 

Mezuniyetim de yine birincilikle gerçekleşti… Bunun üzerine İtalya Dış İşleri Bakanlığı’na bağlı burslar birimi bana iki yıl daha istediğim alanda yine burslu olarak eğitime devam edeceğimi bildirdi. Sinema alanında devam etmeyi düşündüm. Roma Cinecitta sinema merkezine başvurum kabul edildi.

Memlekete döndüğümde hava alanında asker kaçağı olarak arandığım ve tutuklanmam gerektiği söylendi. Bir gün sonrasında Gülseren eğitim kampına gitmek üzere iznin verildi. İki çocuklu bir babaydım… Neyse Akademiyi bitirdikten sonra yedek subay celbi çağrısına yanıt vermediğim için kaçak sayıldım ve iki yıl cezalı er olarak askerlik yaptım; bu arada film yönetmenliği eğitimi de gerçekleşmemiş oldu…

Yaşam yolculuğum çok uzun. Yaşımı aşan bir yolculuk. Hepsi buraya sığmaz ama diyebilirim ki bunun içinde göç var, sürgün yaşam (siyasi sığınmacı) var, işten atılma var, zorunlu istifalar var, vatan hainliği var, persona non grata var… Yok yok yani… İnşaat işçiliği, terzilik, ütücülük, bağ bozumu çalışanı, temizlik işçisi, mezarlık çalışanı, televizyon-radyoculuk, köşe yazarlığı, yayıncılık, tasarımcılık, akademisyenlik…

H.HASTÜRER: Toplumsal kültür, sanata duyulan ilgi, sanatçının fark edilip gelişmesiyle bağlantılı mı?

Ü.İNATÇI: Çok bağlantılı. Sanatçının fark edilmesinin değerler açısından yanılmayacak bir entelektüel alt yapıyla da ilişkisi var. Bu açıdan oldukça zayıf bir toplumsal bilince sahibiz. Üniversiteler işe yaramıyor ne yazık ki? Çünkü bu, üst kültüre duyulan ihtiyaçla ilgili bir durumdur. Sanat bir medeniyet göstergesidir; üst kültür alanıdır. Çoğunluk hala hobi ressamlığı ve sanatçı tavrı arasındaki ayrımı yapamayacak düzeyde – sadece görsel haz düzeyinde – bir sanat düşüncesine sahip…

 

H.HASTÜRER: Sanata yeniden döneceğim ama Baf’a Mutallo’ya bizi götür desem, anılarını, bugünkü dünya sanatçısı Ümit İnatçı’nın bakış açısıyla nasıl anlatırsın?

Ü.İNATÇI: 1974 Yazı hızla zihnime çarpan bir anı kesiti. 14’üncü yaşımın sonlarındaydım. Orta üçüncü sınıfa geçecektim. Baf teslim olmuş bir esir kasabaydı. Okullar açılmamış normal hayata dönme arayışı askıya alınmıştı. “Ya taksim ya ölüm” meyvelerini vermişti. Baf’taki ilkokulun yakılması kuzeye geçmenin temellerini atmanın bir hamlesiydi. Yangının içine girdim ve depoda bulunan resim malzemelerini, boyaları kurtarmayı başarmıştım. Aralık ayında üslere kaçak olarak ulaşana kadar bol bol resim yaptım. Defalarca Baf’ın o güzelim gün batımını resmettim… Şu anda Baf’ta Mutallo’da tam da manzaraya bakarak resim yaptığım yerde bir heykel eserim var 2017’de oraya yerleştirilmiş kentin kültürel mirası haline gelmiş…

 

H.HASTÜRER: Okul yıllarındaki Ümit İnatçı, nasıl bir öğrenciydi? Soyadı gibi inatçı mıydı?

Ü.İNATÇI: Genel geçer değerlendirmelere göre kötü bir öğrenciydim. Uyumsuz ve karşı gelmekten çekinmeyen bir karakterim vardı. Kara tahta yanında tek ayak üstünde durma cezasına alışık biriydim. Liseye kadar öyle.

Küçükken sürekli evden kaçardım tanıdıklar beni toplayıp eve teslim ederlerdi. İyi dayak yedim ama akıllanmadım… En sevdiğim derseler resim ve edebiyat dersleriydi; hayal kurabilirdim çünkü. Gerisi tam bir perişanlık. Lise diplomamın derecesi 6.03’tür. Tembel kategorisi diyebiliriz. Derslerden kalmayım diye son anda çalışıp geçer not alacak kadar sınav yapardım. Dersler dışında her alanda aktiftim. Lise son sınıfta müzik grubunun basgitarcısıydım. Atölyemde hep bir basgitar var ama ben onu o beni unuttu.

 

H.HASTÜRER: Hayatında ilk rol modelin kimdir? Yaşın ilerledikçe rol modellerin değişti mi?

Ü.İNATÇI: Rol modelim hiç olmadı. Daha doğrusu rol modelim hayalimdeki kendimdi. Ama hayranlık beslediğim elbette ki birçok sanatçı var. Yaşım ilerledikçe zihinsel olarak değişen bir şey yok. Beden ise atmosferin ve atomların hâkimiyeti altında elden bir şey gelmez.

 

H.HASTÜRER: Bana göre Ümit İnatçı, toplumsal yaşamımızda az sayıda rol modelden biridir.

 

Ü.İNATÇI: Sanırım burada bir önerim olacak: her kişi kendi içindeki cevheri keşfetmekle yükümlüdür. Yoksa da takdir etmek aynı derecede değer yaratmanın bir temelidir…

 

H.HASTÜRER: Hayatında en önemli üç kilometre taşı?

Ü.İNATÇI: 7-8 yaşlarımda bağırsak düğümlenmesinden ölümün eşiğine gelmek, son anda Dr. İhsan Ali’nin teşhisiyle ve Dr. Yüksel Tüccaroğlunun cerrahi müdahalesiyle acil bir ameliyatla kurtarılmak… 1974’ün savaş travması (sevdiğim insanların ölülerini görmek)… Doğru bir hayat yoldaşı seçmiş olmak (kolay bir karakter değilim)…

 

 

H.HASTÜRER: Duygusal mısın?

Ü.İNATÇI: Felaket derecede ama iyi bir aktörüm. Gizlemesini bilirim.

 

H.HASTÜRER: Aşkı tanımlayarak mı aradın, yoksa yaşadığınla aşkı mı tanımladın?

Ü.İNATÇI: Aşk, aşkın bir duygudur ve bu sadece insanla ilgili değil elbette. Üstelik çok masum bir duygu da değil. Kendinden geçme, egemenlik kurma, elde etme gibi bencil yönelimleri de içinde barındırır.

En masum şekliyle aşk, insanın kendini tamamlanmış hissedeceği bir öteki benle buluşma arzusudur. Bundan her zaman iyilik çıkmaz. Evet, insan yaşadıkları üzerinden kendine bir sevgi köprüsü kurabilir.

Screenshot

H.HASTÜRER: Toplum bozuldu diye yaygın bir kanaat seslendirmesi var. Gerçekten toplum bozuldu mu? Bozulduysa neden bozuldu?

Ü.İNATÇI: Toplum neyse idi şimdi de odur. Değişen yaşam koşulları başka başka deneyimleri dayatır ama ortaya çıkan şey özde olandır. Aslında toplum diyoruz ama “toplum” olma niteliklerinden yoksun bir topluluk olduğumuza inanıyorum. Kendi değerlerini görmezden gelen ve bir sömürge kompleksiyle “bizden bir şey çıkmaz” düşüncesine kapılan insanlardan toplum çıkmaz.

Screenshot

H.HASTÜRER: Siyaset nedir? Siyasetçiyi bir hayvana benzetsen hangi hayvana benzetirsin?

Ü.İNATÇI: Siyaset en antik tabiriyle yurttaşlık bilinciyle toplumsal yaşamın gereksinimlerine tanı koymak ve adalet temelinde bir düzen kurmanın kurumsallaşmasını sağlamaktır. Bugünün verileri bize bunun tam tersini söylüyor. Siyaset vasatların egemenliğinde şekil alan bir meslek haline geldi.

Siyasetçiyi bir hayvana benzetsem aklıma ilk gelen çakal olur. Bu bir genellemedir elbette ama istisnalar kaideyi bozmaz.

 

Aktif siyaseti hiç düşündünüz mü?

Ü.İNATÇI: Benim tipolojimde bir bireyin içinde bulunduğumuz şartlarda norm olarak siyaset yapmayı düşünmesi işin doğasına aykırıdır. Ama sanatçı olarak politik bir tavır ortaya koymaktan hiç kaçınmadım.

 

H.HASTÜRER: Aklıma geldi ansızın… Rahmetli Asil Nadir’le akrabalık bağınız vardı. Asil Nadir’i anlat deseler, neler söylersin?

İrfan dayımız Müşerref nenemin birinci yeğenidir. Lisedeyken her hafta sonu bizdeydi. Sanat okumaya gideceğimde “ne yahu ressammı olacan gel bizde çalış” dedi… Sonra tahsilden döndüğümde “yaşşa be Ümit eyi da dinnemedin beni” dedi… Ölüm döşeğindeyken ona söz verdim aile işinde çalışacaktım.

AN Graphics kurulduğunda art direktör olarak çalışmaya başladım. Asil abimle kafa yapımız pek uymazdı “ben asil sen asi” diyordu bana… En son görüşmemizde ki senin programdan çıkmıştım – görüştük. Bana “sen nasıl dayanıyorsun bu ülkeye” dedi. “Bunun suçlusu biraz da sensin” dedim cevap vermedi. Asil Nadir çok doğru işler de yapabilirdi ama etrafını kuşatan “devlet erkânı” niteliğine bakınca sonucun farklı olması imkânsızdı…

 

H.HASTÜRER: İnsanın  eserinden, eserlerinden yola çıkarak kendi kendisiyle gurur duymasını doğal, insani bir yaklaşım olarak karşılarım… Sanatçı Ümit İnatçı, farklı kulvarlardaki eserlerine baktığı zaman neler hisseder?

Ü.İNATÇI: Gurur biraz yıpratıcı bir duygu. Önemli olan insanın kendinden ne beklediğidir. Ben kendimden beklediklerim konusunda tam olarak yeterli olabildiğimi düşünmüyorum. Bu benim kabahatim değil; içinde bulunduğum koşulların böyle bir karakteri taşıyamayacağının bilincindeyim ve o kadar da görünür olma kaygım yok.

Birçok düşünür, sanat eleştirmeni bana “Rönesans sanatçısı” der. Sanat yapma düşüncem evreni kavrama arayışıyla örtüşen bir yapıya sahip. Evrende yaşamak, evreni yaşamak, dünyaya evrensel bilinçle bakmak.

Bu yüzden, farklı disiplinlerde üretmiş olmam aslında farklı deneyimlerle kendimi çoğaltmakla ilgilidir. Her şeye rağmen ürettiğimin farkındayım. Her şeye rağmen var olduğumun farkındayım. Ve her şeye rağmen görmezlikten gelinmenin ne demek olduğunu da biliyorum. Bundan gurur duymam için tüm noksanlıkları görmezden gelmem ve bencil olmam gerekir…

Biliyorum ki bir sanatçı ürettiği üzerine düşünmeli, yaşadığı üzerine düşünmeli, neye karşı olduğunu ve neyi benimsediğini açıkça belirtmeli. Varlığını sınamalı ve sürekli bir tamama varma iştahıyla bilginin peşinde olmalı… Bildiğimi yapıyorum ve bu açıdan tüm yarım kalmışlıklarıma rağmen kendime teşekkür ediyorum.

H.HASTÜRER: En çok sizi ne gururlandırır?

Ü.İNATÇI: Buna “sevindirir” diyelim… Yetenekli çocukları görmek beni sevindirir ama geleceklerini düşündüğüm zaman ve ülkenin koşullarını hesaba kattığım zaman aynı zamanda hüzünlenmemek de elde değil.

 

H.HASTÜRER: Sürekli üretiyorsunuz… Resim sehpanızda tamamlanmayan ne var? Kitap çalışmalarınızda ne var?

Ü.İNATÇI: Tamamlanmayan yaşam var. Yaşadığım sürece hep bir eksik olacak. Bu en önemli farkındalıktır; insanın eksik olduğunu hissetmesi…

 

H.HASTÜRER: Şimdiye kadar kaç resminiz, kaç kitabınız var?

Ü.İNATÇI: Özgeçmişimde Kıbrıs, İtalya, İngiltere, Hollanda, Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Kuzey Irak, Çin, ABD, Yunanistan ve Türkiye’de olmak üzere 49 kişisel, 96 kolektif sergi ve edebiyat, sanat ve felsefi deneme alanlarında 49 kitap var.

Kaç eserim var sayı açısından tam olarak bilemem ama aralarında 5 müze olmak üzere 100’e yakın Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Uzakdoğu’ya dünyanın farklı yerlerinde kamu ve özel koleksiyonlarda kataloglanmış eserim var. Nerdeyse yarım asırdır üretiyorum her halde bine yakın eserim var diyebilirim.

H.HASTÜRER: Sanatçı olarak keşke filan ülkede doğsaydım dediğin bir ülke var mı?

Ü.İNATÇI: İtalya’da 10 yıl, İngiltere’de toplamda üç yıl yaşadım. Birçok ülke gezdim, hayran kaldığım şehirler var. Hiç “keşke” diyesim olmadı. Ama beni en çok üzen şey bu güzelim adanın değerini bilmemek. İnsanı insan yapan her şey var. Birçok uygarlığın kavşak yeri müthiş bir tarihsel hafıza. Yine de körü körüne düşmanlık…

 

H.HASTÜRER: Son soru olur mu olmaz mı bilmem ama son soru olarak sorayım… Ahlak nedir ve önemli mi?

Ü.İNATÇI: Ahlak konusunda dinsel, töresel, kültürel değerlerden kaynaklanan farklı tanımlarla karşılaşıyoruz. Ahlakı aşkın bir buyruktan çıkarıp ötekiyle kurulan ilişkinin niteliğine bağlayan bir değer yargısına dönüştürebiliriz. Ahlak, ötekinin hakkına ve özgürlüğüne göz koymamak; ortak yaşamın olanaklarını adalet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda paylaşabilmektir.

Ahlak, insanın kendi çıkarının sınırını ötekinin hakkının başladığı yerde kabul etmesidir. Ahlakı dinsel ya da töresel bir “itaat” olmaktan çıkarıp öznelerin birbirlerinin varlık hakkını tanıması olarak kurmak lazım.

Ahlak yalnızca insanın insana karşı davranışını değil, giderek insanın ortak yaşam dünyasıyla ve canlılıkla kurduğu ilişkiyi de kapsayabilir. Bu görüş açısından ahlak önemli ama çağdışı kalmış töresel değerler açısından ahlak oldukça sorunlu bir ontolojik çıkmazdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu