Avrupa’nın Vitrininde Karmaşa, Avrupa’da neler oluyor?

Yıllardır dünyanın dört bir yanına demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve sosyal refah konusunda ders veren Avrupa, bugün kendi meydanlarında yükselen öfkeyle yüzleşiyor. Sokaklara çıkan insanlar yalnızca ekonomik sıkıntılarını dile getirmiyor; aynı zamanda kendilerini yönetenlere, kurdukları düzene ve kendilerine vaat edilen geleceğe de itiraz ediyor.
Fransa’dan Belçika’ya, İtalya’dan Portekiz’e uzanan protestoların ortak bir dili var: Hayat pahalılaşıyor, ücretler ihtiyaçları karşılamakta zorlanıyor, barınmak giderek güçleşiyor ve kamu hizmetlerinin niteliği tartışma konusu oluyor..
Demek ki mesele yalnızca ekonomik büyüme rakamlarından, borsa endekslerinden ya da ülkelerin uluslararası sıralamalardaki yerlerinden ibaret değilmiş. Bir ülkenin gerçek refahı, vatandaşının ay sonunu nasıl getirdiğinde, gencinin geleceğe ne kadar güvenle baktığında ve çalışan insanın emeğiyle insanca yaşayıp yaşayamadığında saklıymış.
Çünkü ekonomi büyürken toplumun geniş kesimleri kendisini yoksullaşmış hissediyorsa, ortada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir sorun vardır.
Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu temel meselelerden biri de budur: Kurumlar var, yasalar var, seçimler var, parlamentolar var. Peki bütün bunlar, vatandaşın günlük hayatında güvene ve adalete dönüşebiliyor mu?
Demokrasiyi yalnızca sandıkla ölçmek yeterli değildir. Demokrasi, insanın kendisini değerli hissetmesidir. Çocuğunun iyi bir eğitim alabileceğine, hastalandığında nitelikli sağlık hizmetine ulaşabileceğine, çalıştığında emeğinin karşılığını alabileceğine ve geleceğini korkuyla değil umutla kurabileceğine inanmasıdır.
İşte bu inanç zedelendiğinde, meydanlar konuşmaya başlar.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Demokratik protesto hakkı, toplumların sorunlarını görünür kılan meşru bir haktır. Şiddet, yağma ve kamu mallarına yönelik saldırılar ise bu hakkın kendisiyle özdeşleştirilemez. Özgürlük ile başıboşluğu, toplumsal itiraz ile şiddeti birbirine karıştırmadan yaşananları değerlendirmek gerekir.
Peki Avrupa neden bu noktaya geliyor?
Tek bir cevabı yok. Hayat pahalılığı, barınma krizi, ücretler üzerindeki baskı, kamu hizmetlerine ilişkin kaygılar ve geleceğe duyulan güvensizlik ülkeden ülkeye farklı biçimlerde ortaya çıkıyor. Buna küresel gerilimlerin, enerji maliyetlerindeki dalgalanmaların ve güvenlik kaygılarının etkileri de ekleniyor. Avrupa Birliği de rekabet gücünü artırma, ekonomik dayanıklılığı koruma ve sosyal bütünlüğü güçlendirme ihtiyacını kabul ediyor.
Bütün bunların bize anlattığı önemli bir gerçek var: Hiçbir ülke, hiçbir siyasi sistem ve hiçbir toplumsal düzen eleştiriden muaf değildir.
Avrupa’yı yıllarca örnek gösterenler de Avrupa’daki her sorunu bir çöküşün kanıtı olarak sunanlar da dikkatli düşünmelidir. Protestolar tek başına bir sistemin çöktüğünü göstermez. Fakat geniş toplum kesimlerinin aynı anda geçim, eğitim, barınma ve gelecek kaygısıyla sokağa çıkması da görmezden gelinebilecek bir gelişme değildir.
Asıl mesele, bu seslerin nasıl karşılanacağıdır.
Siyasetçiler meydanlarda yükselen öfkeyi yalnızca güvenlik sorunu olarak mı görecek, yoksa o öfkenin arkasındaki toplumsal nedenleri de anlamaya mı çalışacak? Vatandaşın tepkisini bastırmaya mı odaklanacak, yoksa vatandaşın neden artık duyulmadığını hissettiğini mi sorgulayacak?
Çünkü yönetmek, yalnızca iktidarda kalmak değildir. Yönetmek, toplumun değişen ihtiyaçlarını anlamak, adaletsizlikleri gidermek ve insanlara yarınlarının bugünden daha iyi olabileceğine dair inandırıcı bir umut sunmaktır.
Ve bütün bunlardan çıkaracağımız ders yalnızca Avrupa’ya ilişkin değildir.
Kuzey Kıbrıs’ta da ekonomik göstergelerin ötesine bakmak, insanların yaşam kalitesini, gençlerin gelecek beklentilerini, kamu hizmetlerinin niteliğini ve kurumlara duyulan güveni tartışmak zorundayız. Bir ülkede insanlar geçim derdiyle boğuşurken, gençler kendilerine başka coğrafyalarda gelecek ararken ve vatandaş siyasetin kendi hayatına dokunmadığını düşünürken, yalnızca büyüme rakamlarıyla başarı hikâyesi yazılamaz.
Unutmayalım: Bir ülkenin gerçek gücü, yönetenlerin ne kadar güçlü olduğuyla değil, yurttaşlarının ne kadar güvende, özgür ve umutlu olduğuyla ölçülür.
Avrupa’nın meydanlarında yükselen sesler belki de bütün dünyaya aynı soruyu yöneltiyor:
Devletler büyüyor da insan küçülüyor mu? Ekonomiler gelişiyor da yaşam kalitesi geriliyor mu? Demokrasi kurumlarını korurken, o kurumların varlık nedeni olan insanı ihmal mi ediyoruz?
Bu soruların cevabını yalnızca Avrupa değil, dünyanın bütün başkentleri düşünmek zorunda.
Çünkü hiçbir siyasi düzen, insanın insanca yaşama talebinden daha kutsal değildir.
Ve hiçbir iktidar, halkın sesini sonsuza kadar duymazdan gelebileceğini düşünmemelidir.


