Milletin Vekilliğini Meslek Yapanlara Dikkat Edin…

Siyasette duruş önemlidir, çizgi önemlidir, ilke önemlidir. Çünkü siyaset, yalnızca bir makama ulaşma sanatı değil; her şeyden önce bir karakter, bir sorumluluk ve halka karşı verilmiş bir söz meselesidir.
Elbette siyasette zaman zaman koşullar değişir. Yeni dengeler oluşur, uzlaşmalar aranır, politik manevralar yapılır ve kimi zaman belirli ödünler verilmesi gerekebilir. Bunların hepsi siyasetin doğasında vardır. Ancak bütün bunlar yapılırken korunması gereken bir şey vardır ki o da siyasi duruş ve ilkelerdir. Çünkü çizgisini her rüzgârda değiştiren, dün söylediğini bugün inkâr eden ve kişisel çıkarları uğruna ilkelerinden vazgeçen bir siyasetçinin halka verebileceği ne kalır?
Siyaset sahnesinde hiç kimse vazgeçilmez değildir. Hiç kimse bulunmaz Hint kumaşı değildir. Makamlar geçicidir, koltuklar emanet, yetki ise halkın iradesinden doğan bir sorumluluktur. Ne var ki bazı siyasetçilerimiz, zaman içerisinde bu gerçeği unutuyor. Bir dönem için kendilerine verilen yetkiyi, sanki ömür boyu sahip olacakları kişisel bir mülke dönüştürüyorlar.
Asıl sorun da tam burada başlıyor.
Siyaseti halka hizmet etmenin bir aracı olarak görmek yerine, hayat boyu sürdürülecek bir meslek, hatta kişisel bir kariyer planı olarak benimseyenler, zamanla siyasetin anlamını da değiştiriyor. Seçilmiş olmayı bir sorumluluk değil, ayrıcalık olarak görüyor; milletvekilliğini bir hizmet makamı olmaktan çıkarıp kişisel konfor alanına dönüştürüyorlar.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi’nde bu tanıma uyan siyasetçilerin bulunduğunu söylemek için fazla uzağa gitmeye gerek yok. Yıllardır aynı isimlerin farklı dönemlerde, farklı söylemlerle ve zaman zaman farklı siyasi pozisyonlarda yeniden karşımıza çıkması, üzerinde düşünülmesi gereken bir tablodur.
Elbette siyasette tecrübe değerlidir. Uzun yıllar kamu görevinde bulunmak, tek başına bir kusur değildir. Ancak tecrübe ile koltuğa bağımlılık, hizmet aşkı ile makam hırsı birbirine karıştırılmamalıdır. Bir siyasetçi yıllarca görev yapabilir; fakat her seçim döneminde halka sunabildiği şey yalnızca kendi geçmişi, alışılmış söylemleri ve yeniden seçilme iddiasıysa burada ciddi bir sorgulama yapılması gerekir.
Çünkü siyaset, bir insanın geçim kapısı hâline geldiğinde halkın geleceği ikinci plana itilebilir.
Siyaseti meslek olarak içselleştiren, siyasi varlığını korumak uğruna ilkelerinden taviz veren ve makamını kaybetmemek için her türlü politik manevrayı meşru gören bir anlayış, demokratik yaşamın önündeki en büyük handikaplardan biridir. Böyle bir anlayışta hedef ülkeye hizmet etmek değil, bir sonraki seçimde de koltuğu korumaktır. Ülkenin sorunları ise çoğu zaman seçimden seçime hatırlanan vaatlere dönüşür.
Peki, bütün bunlara kim dur diyecek?
İşte burada sorumluluk doğrudan halka düşüyor.
Siyasetçiyi var eden de, ona yetki veren de, zamanı geldiğinde o yetkiyi geri alan da halktır. Dolayısıyla seçmenin görevi yalnızca sandığa gidip bir ismin yanına mühür vurmak değildir. Asıl görev; kimin ilkesinden ödün vermediğini, kimin söylemiyle eyleminin örtüştüğünü, kimin ülke için gerçek bir gelecek tasarladığını ve kimin siyaseti kişisel bir kazanç alanına dönüştürdüğünü ayırt edebilmektir.
Halk, kendisine sunulan adayları yalnızca tanıdık oldukları, yıllardır siyasette bulundukları veya güçlü siyasi bağlantılara sahip oldukları için tercih etmek zorunda değildir. Tam tersine, bazen en doğru siyasi karar, alışılmış isimlere yeniden şans vermemektir.
Çünkü demokrasi, aynı isimlerin sürekli değişen sloganlarla yeniden seçilmesinden ibaret değildir. Demokrasi; hesap sorabilmek, yeniyi deneyebilmek, liyakate değer vermek ve gerektiğinde siyasi alışkanlıkları değiştirebilme cesaretini gösterebilmektir.
KKTC’nin bugün ihtiyacı olan şey de tam olarak budur: Siyaseti bir kariyer basamağı değil, topluma hizmet sorumluluğu olarak gören; makamını değil ülkesini düşünen; kişisel çıkarlarını değil kamusal yararı önceleyen yeni bir siyasi anlayış.
Gençlerin önünü açan, liyakati esas alan, halkın parasını ve geleceğini kendi siyasi konforunun aracı hâline getirmeyen bir siyaset kültürüne ihtiyacımız var.
Unutulmamalıdır ki hiçbir siyasetçi halka rağmen kalıcı olamaz. Hiçbir koltuk sahibine sonsuza kadar ait değildir. Ve hiçbir toplum, kendisini yönetenleri sorgulamaktan vazgeçtiği ölçüde demokratik olamaz.
Son sözümüz açıktır: Siyaset kimsenin tapulu malı, milletvekilliği kimsenin ömürlük mesleği, halkın iradesi de kimsenin kişisel çıkarlarına tahsis edilmiş bir kaynak değildir.
Halka düşen görev, siyaseti meslek edinip milletin sırtından ayrıcalıklı hayatlar kuranlara bu fırsatı vermemektir. Bunun yolu da öfkeyle değil, bilinçle; sloganlarla değil, sorgulayarak; alışkanlıklarla değil, iradeyle sandığa gitmekten geçer.
Çünkü bazen bir ülkeyi değiştirmek için yeni bir siyasetçi seçmekten önce, eski siyaset anlayışına yeniden onay vermemeyi öğrenmek gerekir.


