Yusuf Bozkurt Özal

Yusuf Bey’in adını ilk kez 1981 yılında ABD’de okurken duydum. Eşimle birlikte okumaya gittiğimiz Güney Karolina’daki Clemson Üniversitesi’nde, şehir ve bölge planlaması fakültesinde iki Türk profesör vardı; Teoman Doruk ve Olgun Erşenkal. Olgun Erşenkal, ABD’ye geldiğimiz ilk günün akşamından döneceğimiz güne kadar bizimle yakından ilgilendi. Zamanla kendisi, eşi ve çocuklarıyla sanki bir aile gibi olduk. Hatta o nedenle oğlumun adını da Olgun koyduk.
Biz Clemson’da Mühendislik Yönetimi bölümünde okurken, eşim Zehra’nın doktora tezi kapsamında, gecekondu yapılaşması ile ulaşım ilişkisi üzerine bir araştırma yapması gündeme geldi. Çalışma Türkiye özelinde yapılacaktı. Olgun Erşenkal bize, yaklaşmakta olan yaz tatili esnasında ODTÜ’den Profesör İlhan Tekeli’yi ziyaret etmemizi, gerekli kaynakları/verileri onun yardımıyla bulabileceğimizi söyledi.
Biz de Temmuz 1981’de Türkiye’ye tatil için gittiğimizde, İstanbul’dan trene atlayıp Ankara’ya gittik ve daha önceden randevu almış olduğumuz İlhan Tekeli’yi ziyaret ettik. Ancak, bizi büyük bir nezaketle karşılayan Sayın Tekeli’den istediğimiz kaynakları elde edemedik. Daha çok istatistik ve gözleme dayalı olan istediğimiz kaynaklar, 12 Eylül dönemi nedeniyle artık devlet sırrı olarak değerlendiriliyordu ve bulundukları devlet kurumlarından bu bilgileri almak bizler için söz konusu bile değildi.
Hüsrana uğramış bir şekilde İstanbul’a döndük. Yaz sonu Clemson’a geri döndüğümüzde Olgun Bey bu işe çok sinirlendi ve ‘ben bu işi bir telefonla hallederim’ dedi. İki gün sonra Olgun Bey ve eşi Caryl’ı evlerinde ziyaret ettiğimizde, eşime bir telefon numarası not ettirdi ve ‘bu telefon Yusuf Özal’a ait, kendisi Dünya Bankası’nın özel sektöre finansman sağlayan International Finance Corporation’da (IFC) çalışıyor. Çok değerli bir kişidir, onu ara, sana yardımcı olacak’ dedi. Bu sayede ilk kez Yusuf Özal adını duymuş oldum. Ağabeyi Turgut Özal’ın adını ise Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası (MESS) genel sekreterliği ve 1979’da kurulan Demirel Hükümeti’ndeki başbakanlık müsteşarlığından beri biliyordum. Olgun Bey’le bu konuşma yapıldığı sıralarda ise Turgut Bey, Ulusu Hükümeti’nde Başbakan Yardımcısıydı.
Zehra ertesi sabah uygun bir saatte Yusuf Bey’i aradı, kendisini tanıttı ve Prof. Olgun Erşenkal’ın referansı ile aradığını söyledi.
Aksanı nedeniyle eşimin Kıbrıslı olduğunu anlayan Yusuf Bey, “El-için bir bayan için hiç de uygun bir soyadı değil. Siz Kıbrıslılar böyle mi soyadı kullanıyorsunuz?” şeklinde bir yorum yapınca eşim de “Hayır efendim bu benim İstanbullu eşimden dolayı aldığım soyadıdır ve İstiklal madalyası sahibi bir gazi olan dedesi ‘vatan için, millet için’ anlamına geldiğinden bu soyadını seçmiş.” diye cevap verince Yusuf Bey derhal konuyu değiştirmiş ve arama nedenini sormuştu.
Bu ön sohbetten sonra eşim ne amaçla ve ne tür bilgilere gereksinim duyduğunu açıkladı ve Yusuf Bey kendisine bazı dokümanlar ileteceğini söyleyerek adresimizi not etti. Zehra da kendisine teşekkür etti.
Aradan üç gün geçti, postacı kapımıza kocaman bir koli bıraktı. Gönderici Yusuf Özal’dı. Gelen kolideki Dünya Bankası raporlarında eşimin istediği tüm bilgiler fazlasıyla vardı. Hem Yusuf Bey’in bu kadar hızlı hareket etmesine, hem de Ankara’da gizli oldukları gerekçesiyle kilitli dolaplarda saklanan bilgilere ABD’de bu kadar kolay erişmemize şaşırmıştık.
1982 Mayıs’ında, Temmuz celbi kapsamında, kısa dönem askerlik yapabilmek için Türkiye’ye döndüm. Eşim de Haziran sonu altı aylık hamileyken dönüş yaptı. Benim yokluğumda Olgun Bey ve Caryl kendisine her türlü desteği verdiler. Hatta Olgun Bey Türkiye’ye dönüş günü eşimi üç saat kadar uzaktaki Kuzey Karolina’daki Charlotte havalimanına kadar arabasıyla götürdü.
Oğlumuz Olgun doğduktan iki hafta kadar sonra ben de terhis olup, Burdur’dan İstanbul’a döndüm. Birkaç hafta içinde de bir akrabamın referansıyla Enka’da çalışmaya başladım. Üç ay sonra da eşim yarım gün esaslı olarak Pimaş’ta işe girdi. Oğlumuz biraz ortaya çıktıktan sonra da tam güne geçti.
Ancak kira vermememize rağmen ikimizin kazancı o günün şartlarında bize zor yetiyordu. Dolayısıyla geceleri ansiklopedi tercüme ederek ek kazanç sağlamaya çalışıyordum. Bir yandan da daha iyi ücret alabileceğim bir iş arıyordum. Ancak, askeri darbe sonrası ekonominin kontrolü kendisine bırakılmış olan Turgut Özal tüm kesimleri zorda bırakan ağır tedbirler alıyordu. İşsizliğin arttığı, enflasyonun fırlamış olduğu bu dönemde, iş aslanın ağızındaydı.
O günün iletişim olanakları çok kısıtlı olduğundan, Olgun Bey ve Caryl ile ilişkimiz büyük oranda kopmuştu. Yılbaşı tebriki dışında bir temasımız olmuyordu. Bu arada Yusuf Özal 1984’te IFC’den ayrılmış, Ankara’daki Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı’na atanmıştı.
1984 Eylül’ünde Olgun Erşenkal beni ABD’den telefonla aradı. Türkiye’ye geliyordu. DPT müsteşarı Yusuf Özal kendisinden Dünya Bankası finansmanıyla Çukurova’da uygulanacak bir kentsel gelişim projesinin direktörlüğünü yapmasını istemişti. Kendisiyle birlikte beş kişiden oluşacak bir proje koordinasyon birimi (PKB) oluşturulacaktı ve Olgun Bey beni de ekibin bir üyesi yapmak istiyordu. Kendimi geliştirme açısından tıkanmış olduğumdan ve aylık gelirim de iki buçuk katına çıkacağından görevi kabul ettim. Daha sonra bir Aralık günü Olgun Bey’le birlikte Adana’ya uçtum ve Ocak ayında da yeni işime başladım.
Adana’da çalıştığımız PKB, DPT’nin Araştırma Proje Koordinasyon (APK) Birimine bağlıydı. O dönemin bürokrasini tanıyanlar APK’ların aslında kızak pozisyonlar olduğunu hemen hatırlayacaklardır. Biz de kendisini çok önemsetmeye çalışan bir kişinin başkanlığındaki bu birime bağlanmıştık, ama önemli konularda temas Olgun Bey ile Yusuf Bey arasında gerçekleşiyordu. Tabii APK başkanına da saygıda kusur edilmiyor, gerekli resmi yazışmalar mutlaka APK üzerinden yapılıyordu. Biz de Ankara’ya yaptığımız ziyaretlerde mutlaka APK’ya uğrar, o dairedeki uzman, uzman yardımcısı çalışanlarla ilişkilerimizi en iyi düzeyde yürütürdük. Onlar da sık sık Adana’ya gelir, sözde bizi denetlerlerdi. Bazıları düzgün, bazıları çıkarcıydı. Cuma günleri Ankara’da olursak, çıkarcı takımının Turgut Bey’in Cuma namazını hangi camide kılacağını öğrenmek ve oraya koşturmak için nasıl çırpındığını gözlemlerdik.
Daha önce de belirttiğim gibi, asıl ilişki Olgun Bey’le Yusuf Bey arasındaydı. Yusuf Bey o sıralar İslam Kalkınma Bankası icra direktörlüğü de yapıyordu. O nedenle ayda bir kez, merkezi Cidde’de bulunan bu bankanın toplantılarına katılmak için saat 20:00 civarı Adana’ya inen DC-9 tipi bir THY uçağı ile Ankara’dan gelir 22:30 civarında ise İstanbul-Adana-Cidde seferini yapan bir A-310 ile de yoluna devam ederdi. İki gün sonra da sabah çok erken saatte yine Adana üzerinden Ankara’ya geri dönerdi.
Akşamüstü Adana’ya inen Ankara uçağından kendisini tüm PKB üyeleri olarak uçağın merdivenlerinde karşılardık. O zamanlar aprona girebilmek için hepimizin özel izinleri vardı. Tüm görevliler de bizi tanırdı. Daha sonra Şakirpaşa Havalimanı’nın üst katında o zamanlar Adana’nın iyi restoranlarından biri olan Nezih Restoran’a geçerdik. Güzel yemeklerin yanında şalgam suyu veya ayran tüketilirdi… Yusuf Bey bazen de bizi, Adana Belediye binasının karşısındaki bir apartmanda bulunan ofisimizde ziyaret ederdi. Bunlar özel ziyaretlerdi ve ne Vali Erdoğan Bey’e ne de Belediye Başkanı Aytaç Durak’a bilgi verilmezdi.
Yusuf Bey’in bu gelişleri esnasında, çok kısa iş konuşulsa da, genellikle sohbet edilirdi. Olgun Bey Yusuf Bey’in bu süreyi kafasını dinleyerek geçirmesine önem verirdi. Bizim daha çok dinleyici olduğumuz bu ziyaretlerde Yusuf Bey’in son derece akıllı ve bilgili olduğunu gözlemleme şansım olmuştur. Bu sohbetlerin konuları son derece geniş bir yelpazeyi kapsardı. Yemek üzeri kahve içilirken yapılan ilginç bir sohbette, bize neden alaturka tuvaletlerin sağlık açısından zararlı olduğu, neden alafranga tuvalet kullanmak gerektiğini detaylı bir şekilde anlattığını hatırlıyorum. Çukurova Projesi sürecinde, kendisiyle bu şekilde 7-8 kez aynı masada oturma ve elini sıkma, biraz sohbet etme olanağım oldu.
Yusuf Bey’in Ankara’da DPT’deki ofisine hiç gitmedim. Ancak 1986 Şubat’ında bir pazartesi sabahı bizden birkaç kişiyi bir görüşme için evine davet etti. Benim dışımda davet edilenlerin tümü Ankara’daydı. Ben de bir gün öncesinden Adana’dan Ankara’ya uçmayı, geceyi Best otelde geçirip sabah evine gitmeyi planlamıştım. Ancak, şiddetli kış şartları nedeniyle Adana-Ankara seferi iptal olmuştu. Ben de Varan’dan bir otobüs bileti bulmuş, ağır yol şartlarına rağmen Ankara’ya doğru yola koyulmuştum. Çok deneyimli olduğunu düşündüğüm şoförümüz ağır bir tempoda, son derece az frene basarak Toroslar’daki Külek Boğazı’nı kar ve buz içerisinde geçmiş, Konya ovasını aşmış ve bizleri sağ salim Ankara’ya ulaştırmıştı. Otobüsten Kızılay’da inmiş, ayağımdaki dağ ayakkabılarıyla karlara bata çıka, Kavaklıdere’de o zaman Amerikan Büyükelçiliği olan binanın karşısındaki Best Otel’e yürüyerek ulaşmıştım.
Odama çıkar çıkmaz da belirtilen saatte Yusuf Bey’in evine ulaşmak için üstümü değiştirmeye başlamıştım; takım elbise, düzgün bir gömlek ve kravat.. Sıra ayakkabılarımı giymeye geldiğinde ise yanımda hiçbir ayakkabı getirmediğimi fark etmiştim. Kavaklıdere’de Atatürk Bulvarı üzerinde olduğunu bildiğim Derimod mağazasına koşar adımla gitmiş, sabah 9:00’da mağaza açılır açılmaz bir çift ayakkabı satın almıştım.
Sonunda randevunun verildiği saatte Yusuf Bey’in kapısındaydım. Bizleri kapıda kendisi karşıladı. Üzerinde mavi bir eşofman vardı. Bizler takım elbiseli, ayağımda yeni ayakkabılarım, Yusuf Bey eşofmanlı… Salona geçtik. Daha sonra eşi de geldi ve çay kahve ikramında bulundu. Eşi Alman asıllı olup, asıl adı Heidi Elisabeth Özal idi. Yusuf Bey kendisine Heidi diye hitap ediyordu ama, daha sonra öğrendiğim kadarıyla Yusuf Bey’le evlendikten sonra Müslüman olmuş ve Suna adını almıştı. Evlerinde bir süre kaldık ve o sabah sadece iş konuşuldu. Sonra bizleri yine kapıya kadar gelerek yolcu etti.
Yusuf Bey, Adana’da yediğimiz akşam yemeklerinde de gözlemlediğim gibi, son derece rahat hareket eden, kompleksi olmayan bir kişilikti. Zaten bizi eşofmanla karşılaması da bunu gösteriyordu. Amacı bizi küçümsemek değildi. Ağabeyi Turgut Özal’ın, cumhurbaşkanı olduktan sonra bir tören kıtasını şortla selamladığı da o dönemi yaşayanların hatırındadır.
Bu yazıyı hazırlarken, bir telefon sohbeti yaptığım PKB’deki arkadaşım Saffet Atik’ten duyduğum bir anıyı, Yusuf Bey’in rahatlığına örnek olması bakımından paylaşmak istedim. Yusuf Bey ayda bir olmak üzere, Cidde’den sabahın çok erken saatlerinde, Ankara aktarması için Adana’ya indiğinde, Olgun Bey zaten erken saatlerde kalkma alışkanlığı olan Saffet’ten, Yusuf Bey’i Şakirpaşa’da karşılamasını, ofise getirmesini ve dinlenmesini sağlamasını istermiş. O da kendisini ofisimizde, aynı zamanda teşrifat salonu olarak kullandığımız Olgun Bey’in odasında ağırlarmış. Yine çok erken saatlerde ofise gelen destek personelimiz Ramazan da kendisine çay hazırlarmış.
Bu ziyaretler esnasında Yusuf Bey sabah namazını kılmak için banyoda abdest alır, sonra Ramazan’ın kendisi için özel olarak çarşıdan satın almış olduğu plastik terlikleri giyer, Olgun Bey’in odasına geri döner, halıları ıslatacak şekilde dolandıktan sonra yine kendisi için özel olarak alınmış sarı püsküllü yeşil seccadede namazını kılarmış. Saffet Yusuf Bey’i uçağa geri götürürken, Ramazan da Olgun Bey’in epey ıslanmış olan halı kaplı ofis zeminini temizler iş saatine hazır edermiş.
Bir keresinde de Yusuf Bey’i, adını Yaşar Kemal romanlarından da bildiğiniz, eski Adana’daki Demirciler Çarşı’sındaki meşhur İstanbul Kebapçısı’na götürmüştük. Ancak orada, herkesin kebabın yanında bol miktarda rakı tükettiğini düşünememiştik. Saffet bu sıkıntılı durumda Yusuf Bey’in kulağına eğilip ortamdan dolayı özür dilediğinde, Yusuf Bey gülmüş ve hoşgörüyle, ‘burayı bilirim, Adanalı bu kebapçıda kebabı şen şakrak bir şekilde rakıyla birlikte yer, iyi düşünmüşsünüz, güzel yerdir’ demişti. Tabii bizim masa o akşam yine ayran ve acılı şalgam suyuna talim etmişti.
Ben Mayıs 1987’de Adana’daki görevimden ayrılarak İstanbul’a geri döndüm. Yusuf Bey Aralık 1987’de Anavatan Partisi Malatya milletvekili olarak TBMM’ye girdi.
DPT müsteşarlığı döneminde, liberal ekonomi taraftarı, sıkı Amerikancı, dindar ama bağnaz olmayan, hızlı düşünen, çabuk karar verebilen bir kişiliği olduğu izlenimini edindim. Ancak, milletvekili seçildikten sonra mecliste yaptığı politika ağırlıklı, polemik üreten konuşmalarla bu müsteşarlık döneminde çizdiği profilin oldukça dışına çıktığını da belirtmeliyim.
Doğal olarak da sohbetlerimizin hiçbir aşamasında, haddimi aşarak kendisine eşimle ABD’de yaptığı telefon görüşmesini anımsatmadım.
Yusuf Bey’i Aralık 1995’te çaresi olmayan bir rahatsızlık sonucu 61 yaşında, genç sayılabilecek bir yaşta kaybettik. Kendisini rahmetle anıyoruz.

