“Gaza” filmi ve savaş alanında bir kadın gazeteci: Ramita…

İngiltere’de yaşayan İran kökenli genç kadın gazeteci Ramita Navai, ağlamaklı bir ses tonuyla ama cesur bir meydan okumayla sahnede haykırıyor:
-Susmayı ve sansürü reddediyoruz…
Salon bir anda alkıştan adeta yıkılıyor…
Ramita’nın “Gaza” adlı filmi; geçtiğimiz hafta BAFTA’nın “En İyi Belgesel Ödülü”nü aldı.
Kısa adı BAFTA olan “British Academy of Film and Television Arts” İngiltere’nin; film, televizyon ve oyun ödülleri veren en prestijli kurumu olarak kabul edilir.
Amerika’da “Oskar” neyse, İngiltere’de de BAFTA odur.
Tabii; İran kökenli gazeteci Ramita’nın bu ödülü alması, İngiltere’deki ve hatta dünyadaki “fikirsel dönüşümü” göstermesi bakımından çok önemlidir.
Bu film; BBC tarafından projelendirilmiş, BBC adına yapılmış bir film…
Ancak BBC sonradan, “tarafsızlık algısını zedeleyebileceği” savunmasıyla filmi yayımlamadı.
Filmin, İsrail-Filistin savaşında “tek taraflı” algılanabileceğini savundu.
Ayrıca; ödül gecesi Ramita’nın ve filmin yapımcısının eleştirilerine canlı yayında sansür uyguladı.
Kamu yayıncısı statüsünde olan ve “editoryal bağımsızlık” ilkesine özen gösterdiği bilinen BBC gibi devlete ait bir medya kurumunun “siyaset”in aparatı haline gelmesi…
Bir Batı ülkesinde sansür ve gazetecinin susturulması…
Tam bir yüzkarası…
Hem gazetecilik mesleği bakımından, hem de “Batı demokrasisi” bakımından…
Batı’da siyaset, soykırımcı İsrail lehine medyaya müdahale ederken…
Filistin’de yaşananlara, soykırıma, katliamlara gözlerini kapamayı sürdürürken…
“Gaza” adlı filmin ödül almasını çok önemsiyorum.
Ramita’nın “Gaza… Doctors Under Attack…” adlı belgeseli; sanırım dünyada “düşünsel dönüşüm” sürecinde önemli bir kilometre taşıdır.
Hatta İngiltere’de Keir Starmer başkanlığındaki İşçi Partisi hükümetine bir “şamar” niteliğindedir.
BBC’nin yayımlamayı reddetmesi üzerine “Kanal 4” televizyonunda yayımlanan hatta İngiltere’yi karıştıran bu belgeselden söz edelim öncelikle…
Ramita’nın, ödül törenindeki konuşmasında da açıkladığı gibi;
Gazze’de İsrail; 47 binden fazla kadın ve çocuk öldürdü…
1700’den fazla doktor, hemşire, ambulans ekibi ve sağlık çalışanını öldürdü…
400’den fazla sağlık çalışanını gözaltına aldı.
250’den fazla gazeteciyi öldürüldü.
Şu anda 80’den fazla Filistinli doktor ve sağlık çalışanı, İsrailli insan hakları gruplarının “işkence kampı” olarak tanımladığı gözaltı merkezlerinde tutuluyor.
Ramita bu belgeselde; Gazze’deki hastanelere yönelik saldırıları ve sağlık çalışanlarının yaşadıklarını sahada, yaşayanların tanıklığı ile aktarıyor. Sağlık çalışanlarının özellikle hedef alındığını, sistematik yıkım olduğunu yerel tanıklıklarla aktarıyor.
Ameliyatların anestezi olmadan yapılması, elektrik kesildiği için telefon ışığıyla operasyon yapılması, çocukların aynı anda çok ağır yanık ve parçalanma yaralarıyla gelmesi, doktorların kendi aile üyelerini hastane morgunda bulması gibi sahneler çok çarpıcı…
Özellikle bir doktorun anlattığı şöyle bir sahne var:
Aynı anda onlarca yaralı geliyor, kimin yaşayabileceğine karar vermek zorunda kalıyoruz. Bazı çocuklara müdahale edemeden onları ölüme bırakıyoruz.”
Gerçekten filmi izleyince şu soruyu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum:
“Savaş karşıtlığı, gazetecinin ana ilkesi değil mi?”
Savaşa karşı “tarafsızlık” diye bir ilke olabilir mi?
Film şu soruyu merkezine koyuyor:
“Cenevre Sözleşmeleri, savaş suçu iddiaları, sağlık altyapısının hedef alınması
gibi savaş suçları karşısında dünya ne yapıyor?”
Bu belgesel aslında “İngiltere’de ve dünyada neler oluyor?” sorusuna bir yanıt niteliği taşıması bakımından da önem taşıyor.
Dünyada; özellikle ABD ve Batı’da, hükümetler Filistin’e İsrail gözlükleriyle bakmayı sürdürürken, sivil toplum düzeyinde müthiş bir “kabarma” yaşanıyor.
Gazze konusunda Batı medyasının yeterince özgür olamadığı gözler önüne seriliyor.
Bu “çelişki”nin varacağı noktayı şimdiden kestirmek mümkün değil ama şurası bir gerçektir ki, Gazze’de onbinlerce Filistinli’nin akan kanı bu “uyanış”ı ciddi anlamda tetiklemiştir.
Kuşku yoktur ki İngiltere’de bu yaşanan “sansür” olayı; giderek merkez sağa daha da yaklaşan İngiliz İşçi Partisi’nin Filistin politikasının bir sonucudur.
En sağcı “Labour” liderlerinden biri olan Başbakan Starmer, önce partisinin eski başkanı Jeremy Corbyn’i Filistin’e destek verdiği için tasfiye etti. Corbyn ve arkadaşlarının partiden ayrılmasından sonra daha da sertleşti. Filistin’e destek verenleri yasa çıkararak neredeyse “terorist” ilan etti. Sokak gösterilerinde yer alan yaşlı protestocuları bile tutuklamaktan çekinmedi.
BBC’yle ilgili olarak da “siyasi baskı” suçlamaları var hakkında…
Bazı gazeteciler ve medya yorumcuları, BBC’nin hükümetle çatışmaktan kaçınan daha temkinli bir çizgiye kaydığını savunuyor.
BBC bile bir “korkaklık” dönemi geçiriyor.
Starmer’ın ekibinin zaman zaman BBC programlarına katılım, röportaj erişimi veya parti mensuplarının medya ilişkileri konusunda sıkı kontrol uyguladığı iddiaları da var.
Dünyada “savaşa karşı çıkmak” konusunda “tarafsız” olabilir mi insan?
Gazetecinin ilk görevi “barış dili” kullanmak ve “barış gazeteciliği” yapmak değil midir?
İngiliz halkı eminim ki böyle bir Başbakan ve böyle bir İşçi Partisi istemiyor…
Bakalım; bu filmin yarattığı “sinerji” karşısında ne yapacak Bay Starmer?…
