Telefonun Öteki Ucunda Kıbrıs

Ursula von der Leyen ile Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşen telefon görüşmesinde Kıbrıs meselesinin yeniden gündeme gelmesi, ilk bakışta sıradan bir diplomatik temas gibi görülebilir. Ancak satır araları dikkatle okunduğunda, bu görüşmenin yalnızca bir “nezaket telefonu” olmadığı açıkça anlaşılmaktadır.
Çünkü Kıbrıs artık sadece Kıbrıslıların meselesi değildir.
Doğu Akdeniz’in enerji denklemi, Avrupa’nın güvenlik kaygıları, Türkiye-AB ilişkileri, Orta Doğu’daki kırılganlık ve bölgesel güç mücadeleleri düşünüldüğünde, ada uzun zamandır uluslararası jeopolitiğin merkezlerinden biri hâline gelmiştir.
Von der Leyen’in açıklamasındaki iki ifade özellikle dikkat çekicidir.
Birincisi, Avrupa Birliği’nin BM öncülüğündeki süreci desteklemeye hazır olduğunu vurgulaması…
İkincisi ise Türkiye’yi “kargaşa içindeki bir bölgede kilit ortak” olarak tanımlaması…
Bu iki cümle birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo nettir:
Avrupa Birliği, Türkiye’yi dışlayarak bölgede sürdürülebilir bir denge kuramayacağını artık çok daha açık biçimde kabul etmektedir.
Bu durum, yıllardır Türkiye ile ilişkilerinde çoğu zaman çelişkili ve mesafeli bir siyaset izleyen Avrupa açısından önemli bir gerçekliktir. Çünkü bugün enerji güvenliğinden göç krizine, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar birçok başlıkta Ankara’yı yok saymak artık mümkün değildir.
Fakat burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Kıbrıs konusu uluslararası masalarda konuşulurken, Kıbrıslı Türklerin iradesi ne ölçüde o masaya yansımaktadır?
Ne yazık ki uzun yıllardır Kıbrıs Türk tarafı, kendi siyasi vizyonunu ortaya koyan bağımsız bir aktör görüntüsünden ziyade, Ankara’nın politikalarıyla özdeşleşmiş bir yapı görüntüsü vermektedir. Bu durum ise uluslararası toplum nezdinde Kıbrıslı Türklerin doğrudan muhatap alınmasını zorlaştırmaktadır.
Oysa Kıbrıs Türk halkı sadece “jeopolitik bir unsur” değildir.
Bu halkın siyasi iradesi, ekonomik geleceği, uluslararası hukuk içindeki konumu ve demokratik temsil hakkı vardır.
Bugün Avrupa Birliği’nin Kıbrıs konusunda yeniden aktif mesajlar vermesi, aslında çözüm arayışlarının tamamen rafa kalkmadığını göstermektedir. Ancak çözüm iradesinin samimi olabilmesi için tarafların ezberlerden kurtulması gerekir.
Rum tarafının yıllardır sürdürdüğü “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek sahibi” yaklaşımı nasıl çözümsüzlüğü besliyorsa, Türk tarafında sadece statükoyu korumaya dayalı siyasetin de çözüm üretmediği ortadadır.
Çünkü gerçek şu ki;
çözümsüzlük artık yalnızca diplomatik bir mesele değildir.
Ekonomiyi boğan, gençleri göçe zorlayan, uluslararası izolasyonu derinleştiren ve toplumsal umutsuzluğu büyüten bir yapıya dönüşmüştür.
Dolayısıyla Erdoğan–von der Leyen görüşmesi bize bir şeyi daha göstermektedir:
Kıbrıs meselesi uluslararası aktörlerin gündeminden hiç düşmüyor. Düşmeyecek de…
Asıl soru şudur:
Kıbrıslı Türkler bu gündemin öznesi mi olacak, yoksa başkalarının yaptığı diplomatik görüşmelerin yalnızca konusu olarak mı kalacak?
İşte geleceği belirleyecek olan soru tam da budur.
