Kirli Dilin Sınırı, Cumhurbaşkanlığının Sorumluluğu

Siyaset, yalnızca iktidar olma mücadelesi değildir. Siyaset aynı zamanda topluma örnek olma, farklı düşünenleri bir arada tutma ve özellikle zor zamanlarda toplumun ortak değerlerine sahip çıkma sorumluluğudur.
Hele söz konusu olan Kıbrıs Türk halkının geleceği ise kullanılan her kelimenin, yapılan her açıklamanın çok daha büyük bir anlamı vardır.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın son açıklaması tam da bu noktada önem taşıyor.
Erhürman, Cumhurbaşkanlığı’nın anayasal düzeni, halkın birlik ve bütünlüğünü ve halkın iradesini koruma sorumluluğuna dikkat çekerek; siyasette “kirli dili”, halkı bölüp parçalama çabalarını ve nezaket sınırlarını aşan açıklamaları “en sert biçimde” reddettiğini ifade etti.
Bu sözlere katılmamak mümkün değil.
Ancak siyasette asıl mesele, doğru sözleri söylemek kadar, o sözlerin gereğini yapabilmektir.
Çünkü birkaç gün önce Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’ya atfedilen ve Kıbrıslı Türklerin bir bölümünü hedef aldığı değerlendirilen “Rum piçleri” ifadesi kamuoyunda ciddi bir tepkiye neden oldu.
Şimdi sormak gerekiyor:
Bir Cumhurbaşkanı “kirli dil” karşısında en sert biçimde tavır koyacağını söylüyorsa, bu tavrın muhatabı kim olursa olsun aynı kararlılıkla ortaya konulması gerekmez mi?
Siyasette ölçü, kişinin kim olduğuna göre değişebilir mi?
Muhalefetten gelen bir söz “halkı bölen kirli dil” olarak görülürken, hükümet içerisinden gelen benzer nitelikteki bir ifade “siyasetin harareti” olarak mı değerlendirilecektir?
Hayır.
Devlet makamlarının ağırlığı, tam da burada kendisini gösterir.
Cumhurbaşkanlığı makamı yalnızca bir siyasi görüşün, bir partinin veya bir kesimin makamı değildir. Cumhurbaşkanlığı, Kıbrıs Türk halkının ortak iradesini temsil eden en yüksek makamlardan biridir.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı’nın görevi yalnızca kendisine yakın gördüğü çevreleri değil, kendisine en uzak duran insanları da koruyacak bir siyasal dilin hâkim olmasına katkı koymaktır.
Çünkü bugün bir siyasetçi “Rum piçleri” diyerek toplumun bir kesimini kimliği üzerinden aşağılayabiliyorsa, yarın başka bir siyasetçi başka bir kimliği hedef alabilir.
Bugün mesele Kıbrıslı Türkler ile Rumlar üzerinden yürütülür, yarın Kıbrıs Türk toplumunun kendi içerisindeki farklılıklar üzerinden devam eder.
Ve sonunda geriye siyaset değil, kamplaşma kalır.
Oysa Kıbrıs Türk halkının bugün ihtiyacı olan şey yeni duvarlar örmek değil, zaten var olan duvarları aşabilecek bir siyasal akıldır.
Bizim farklılıklarımız olabilir. Çözüm konusunda farklı düşünebiliriz. Türkiye ile ilişkilerin niteliği konusunda farklı görüşlere sahip olabiliriz. Federal çözümü, iki devletli çözümü veya başka bir modeli savunabiliriz.
Bunların hepsi siyasetin meşru alanıdır.
Ama bir insanı kökeni, kimliği veya aidiyeti üzerinden aşağılamak siyaset değildir.
Hakaret, fikir değildir.
Kutuplaştırmak, mücadele değildir.
Toplumu bölmek, liderlik değildir.
Tam tersine, devlet adamlığı tam da herkesin öfkelendiği, herkesin birbirine bağırdığı bir ortamda dili sakinleştirebilmektir.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında “işler daha fazla çığırından çıkmadan” müdahale edilmesi gerektiğine yaptığı vurgu da bu nedenle önemlidir.
Fakat burada bir başka sorumluluk daha ortaya çıkıyor:
Cumhurbaşkanlığı’nın ortaya koyduğu bu ilke, istisnasız herkes için geçerli olmalıdır.
Çünkü halkın birlik ve bütünlüğünü korumak, yalnızca güzel cümleler kurmakla mümkün değildir. Bazen kendi siyasi çevrenizden, hükümetten, iktidar ortaklarından veya size yakın isimlerden gelen yanlışlara da aynı açıklıkla “dur” diyebilmek gerekir.
Hatta gerçek devlet adamlığı biraz da budur.
Kendi mahallenize kızmayı göze alabilmek…
Kendi çevrenizi eleştirebilmek…
Ve gerektiğinde, “Bunu kim söylerse söylesin kabul etmiyorum” diyebilmek…
Bugün Kıbrıs Türk halkının ihtiyacı olan şey tam olarak budur.
Çünkü bu toplum zaten yeterince bölündü.
Yeterince birbirine küstürüldü.
Yeterince “bizden olanlar” ve “bizden olmayanlar” diye ayrıştırıldı.
Artık siyasetin görevi yeni ayrışma alanları yaratmak değil, ortak paydaları büyütmektir.
Cumhurbaşkanı’nın “kirli dili en sert biçimde reddediyorum” sözünü bu nedenle önemsiyorum.
Şimdi beklenen, bu sözlerin siyasi kimliğe bakmaksızın uygulanmasıdır.
Çünkü adalet, yalnızca doğru tarafta olduğumuz zaman savunduğumuz bir değer değildir.
Ve devlet ciddiyeti de yalnızca bize yapılan haksızlıklara karşı gösterilen bir refleks değildir.
Eğer gerçekten halkın birlik ve bütünlüğünü koruyacaksak, kim söylerse söylesin bölücü dili reddetmeliyiz.
Eğer gerçekten anayasal düzeni ve halkın iradesini koruyacaksak, siyasetin dilini de korumalıyız.
Ve eğer gerçekten bu ülkenin Cumhurbaşkanı bütün Kıbrıs Türk halkının Cumhurbaşkanı ise, o zaman kullanılan dilin sahibine değil, niteliğine bakmalıdır.
Çünkü makamlar kişilere göre değil, ilkelerle anlam kazanır.
Kıbrıs Türk halkının bugün ihtiyacı olan şey daha yüksek sesle konuşan siyasetçiler değil;
daha yüksek bir siyasi ahlaka sahip siyasetçilerdir.
Ve belki de artık hep birlikte şu basit gerçeği hatırlamanın zamanıdır:
Siyasette her söz söylenebilir değildir.
Çünkü bazı sözler yalnızca bir kişiyi değil, bir toplumu yaralar.
İşte o sözler söylendiğinde susmak da bir tercihtir.
Fakat devlet makamlarının görevi, o tercihi yapmak değil;
toplumsal barıştan yana açık ve net bir tavır koymaktır.

