ABD’nin Kuzeydoğusunda On İki Gün… Bölüm 3: New Hampshire – Vermont

Geçen hafta Boston’da geçirdiğimiz dört saat ve şehrin batısındaki banliyölerden Westborough’da arkadaşlarımızın evinde geçirdiğimiz iki akşamdan bahsetmiştim. Cumartesi akşamı geldiğimiz Boston’dan izleyen Pazartesi öğlene doğru ayrıldık. Yine otobüsle Boston-Logan Havalimanı’na dönüp oradan İstanbul’dayken organize etmiş olduğumuz kiralık aracımızı teslim aldık.
Logan’da tüm araba kiralayan şirketler terminallerin biraz dışında ayrı bir binada toplanmış. Ring yapan bir dizi körüklü otobüs sizi terminallerden topluyor ve bu binaya götürüyor. Biz de bu şekilde aracımızı kiraladığımız Alamo’nun kabul noktasına ulaştık. Başlangıçta son derece donuk, adeta bir robot gibi işimizi gören siyahi kadın, Türk ehliyetimi, işlemlere yabancı olduğumuzu ve yurtdışından geldiğimizi fark edince birden gülümseyen, çok cana yakın bir hale büründü. Bana arabayı teslim almadan önce yapılması gereken tüm kırtasiye işlemleri, yolda bir sorun çıkarsa ne yapacağımı, aksanını da benim daha rahat anlayabileceğim şekilde düzelterek anlattı. Daha sonra binanın arka tarafına geçerek bize ayrılmış olan Honda Civic marka arabamıza ulaştık. Orada da güler yüzlü genç bir kadın görevli bizi aracın etrafında dolaştırıp bir sorun olmadığını gösterdikten sonra paralı yollarda ne yapacağımızı da izah ederek iyi yolculuklar diledi.
ABD’de taşrada araba kullanmak son derece kolayken, alışık olmayanlar için, metropoliten bölgelerde oldukça zordur. Bunun nedeni çok şeritli yollar, agresif sürücüler ve yoğun trafiktir. Bizim gibi 5-6 yılda bir ABD’de araç kullanan kişiler için ise durum daha da zordur. Zira trafik işaretlerine, yön tabelalarına uyum göstermek için zamana gereksiniminiz olur. Hele bir de aracınızı bizler gibi trafiği yoğun bir havalimanından alırsanız, hiçbir uyum gösterme fırsatınız olmadan kendinizi trafiğin içerisinde bulursunuz. Üstüne üstlük bir de bizim başımıza geldiği gibi yola çıktığınız anda bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur başlamış olursa…
Trafiğe ve çevreye uyum göstermek için ilk günkü yolumuzu kısa tutmuştuk. Havalimanından çıktıktan sonra ABD’nin Atlantik sahilindeki en önemli otoyol olan ve Florida’da Miami’den başlayıp kuzeyde Maine eyaletinde Kanada’nın New Brunswick eyaletine geçilen sınır kapısında sona eren 3000 kilometre uzunluğundaki I-95 otoyolunu kullanacaktık. Hedefimiz New Hampshire eyaletindeki sahil kenti Porsmouth’a ulaşmak ve geceyi orada geçirmekti. Bu arada New England’da kent isimlerinin genellikle Britanya’daki yerleşkelerden alındığına da dikkat çekmek istiyorum.
Havalimanından çıkar çıkmaz altı şeritli bir tünele girdik. Bu otoyolda hızla akan çok yoğun bir trafik ve sürekli olarak sola sağa ayrılan tünel içi çıkışlar vardı. 36 ton ağırlığına ulaşabilen tren vagonu gibi TIR’lar, tünele girmeden yağmurda iyice ıslanmış olduklarından, üzerimize sürekli su sıçratıyordu. Dolayısıyla tünelde olmamıza rağmen cam sileceklerini çalıştırmamız gerekiyordu. Eşim yanımda cep telefonundan navigasyonu izleyip bana sürekli bilgi verirken ben de az sonra kullanacağımız çıkışların yolun sağında mı yoksa solunda mı olacağını tabelalardan belirlemeye çalışıyordum. Zira tünel içlerinde bazen navigasyon geç bilgi veriyor, bu da hızlı akan trafikte doğru şeride geçmenizi geciktirebiliyor. Böyle bir ortamda çıkacağınız kavşağı kaçırmanız ise büyük sıkıntılar yaratabilir.
20-30 dakika süren ve yaşamımdaki en gergin araç sürüşlerimden biri olan yolculuğun bu bölümü sonunda I-95 Kuzey tabelasının görülmesiyle kazasız belasız bitti. Bir süre sonra da tünelden çıkıp yoğun bir yağmur altında New Hampshire yönünde yola devam ettik. İki saat sonra da Portsmouth’taki otelimize ulaştık. Bu arada yağmur hiç kesilmeden devam etti. Artık, New England’da yapacağımız toplamda beş gün sürecek olan gezimiz fiilen başlamış oldu. Eşyalarımızı otele bırakıp 22 bin nüfuslu bu kasabayı yayan olarak dolaşmaya başladık. Tabii sicim gibi yağmaya devam eden yağmur altında elimizde şemsiyelerle…

Portsmouth’ta ana cadde
Kasabaya İngiliz kolonyalistlerin ilk yerleşimi 1603’e kadar uzanıyormuş. 1645’te burada yaşayanlar Afrika’dan getirilen kölelerin ticaretiyle hızlı bir şekilde refaha kavuşmuşlar. Bu yerleşke 1653’te Portsmouth adını almış. Kasabanın limanı hala önemini korusa da asıl geliri turizmden kaynaklanıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında tarihi dokunun korunması kararının alınması bunda büyük rol oynamış.

New England seyahatimizin rotası
Ertesi sabah otelimizde yaptığımız kahvaltıdan sonra erken saatte yola çıktık. Kuzey Amerika’ya uçtuğunuzda jetlag’in etkisiyle bir süre kendiliğinizden oldukça erken uyanıyorsunuz. O gün istikametimiz yine New Hampshire’daki North Conway yerleşkesiydi. New England’ın bu bölgeleri ormanlık ve dağlık. Eyaletin kuzeyi ve batısı Kanada. Dolayısıyla ABD’nin en kuzey bölgelerinden biri. Bu nedenle de, New York, New Hampshire, Vermont ve Maine gibi eyaletlerde epey bir kayak merkezi var. White Mountain National Forest (Akdağ Ulusal Ormanı diye tercüme edebiliriz.) yakınında bulunan North Conway 1932’de ABD’nin ilk kayak merkezi olarak isim yapmaya başlamış. Bu bölgeye kayağı getirenlerse İsveçli ve Norveçli hocalar olmuş. Her ne kadar North Conway’de konakladığımız motelin adı Swiss Cottage olsa da bölgenin İsviçre’ye benzemesi nedeniyle bir pazarlama yöntemi olarak bu ismi vermişler.

İsviçre temalı motelimiz
Ancak, North Conway ve bulunduğu New Hampshire eyaletinin bir başka özelliği daha var. O da, ABD’de eyalet bazında belirlenen, bizdeki KDV benzeri satış vergisinin burada sıfır olması. Dolayısıyla yaptığınız alışverişler diğer eyaletlerle karşılaştırıldığında %6-8 daha ucuza geliyor. Yılın bir döneminde kış sporları, yazın da dağ sporları nedeniyle diğer eyaletlerden ciddi bir turist hareketliliği olan North Conway’e bu nedenle çok büyük bir outlet merkezi yapılmış. Ayrıca çevresinde de büyüklü küçüklü pek çok mağaza var. Her ne kadar doğa ve tarih meraklısı olsak da, biz de sonunda bir Türk vatandaşı olduğumuzdan, burada alışveriş yapmak bizi de cezbetti. Fiyatlar da, daha önce belirttiğim gibi ülkemizle karşılaştırıldığında, olağanüstü derecede düşüktü.
Akşam yemeğimizi ise bize otelin tavsiye ettiği 4-5 kilometre ilerde orman içerisindeki bir restoranın terasında yedik. Ben ve eşim yerel biranın yanında balık tercih ettik. Her ikisi de çok iyi hazırlanmıştı, ancak eşimin yediği vasabi soslu fırınlanmış somonun nefaseti bir başkaydı.

Fırınlanmış vasabi soslu somon
Ertesi sabah, Vermont’daki bir başka kayak merkezi olan Stowe’a doğru yola çıktık. Vermont, yüzölçüm ve nüfus olarak ABD’nin en küçük eyaletlerinden biri. Sadece 25 bin kilometrekare. Nüfusu da 645 bin civarında. Eyaletin doğusunda New Hampshire, güneyinde Massachusetts ve batısında New York eyaletleri yer alıyor. Kuzeyinde ise Kanada’nın Quebec eyaleti yer alıyor. Bir dönemler Fransızların, daha sonra New Yok eyaletinin topraklarında hak iddia ettiği Vermont uzun süre New York ile sınır sorunlarını çözememiş. Nihayet New York’un vetosunu aşarak 1791’de ABD’ye katılabilmiş. Bu geçiş sürecinde de Vermont Cumhuriyeti adı altında bağımsız kalmış. ABD’nin en liberal ve ilerici eyaleti olarak biliniyor. Daha federasyona katılmadan ve ABD’nin tüm eyaletlerinden önce köleliği yasaklamış. Günümüzde Demokrat Parti’nin en liberal senatörü Bernie Sanders de bu eyaletten. Başkentinin adı Montpelier.
North Conway ile Stowe arası, ormanlar ve göller arasından geçen iki şeritli bir yolda, iki buçuk saat kadar sürüyor. Ancak bizim yolda ziyaret edeceğimiz ilginç bir yer vardı. O nedenle yolumuz bir buçuk saat kadar daha uzadı. Söz konusu ilginç yer ise oldukça tanınmış bir dondurma markası olan Ben & Jerrys’in üretim tesisiydi.

Ben & Jerry’s dondurma tesisi

Ben & Jerry’s üretim tesisinin girişi
Ben & Jerry’s 1978’de Ben Cohen ve Jerry Greenfield isimli iki çocukluk arkadaşı tarafından kurulmuş. Başlangıçta bu iki gencin tek bir satış noktaları varmış. Daha sonra bu sayı artmış. Hatta konserler, spor karşılaşmaları gibi seyirci toplayan yerlerde de satış yapabilmek için 1986’da bir de küçük karavan edinmişler. Karavanı da kendileri bizzat kullanmış. O karavan bugün tesisin bahçesinde sergileniyor.

Firmanın en büyük özelliği ürünlerinde çok değişik tatları denemesi. Hatta müşterilerinden gelen tarifleri bile denemiş. Bu tatların bazıları çok tutmuş, bazıları zamanla değişen ağız tatları nedeniyle yavaş yavaş çekiciliğini kaybetmiş. Bazıları da hiç tutmamış ve 5-6 ay sonra piyasadan çekilmiş. Fabrikanın geniş arazisinde gençken veya ileri yaşta “vefat eden” bu tatlar için ilginç bir mezarlık da yapmışlar. Gidenlerin ilgisini çeken bir yer. Ben de bu mezarlığı ziyaret edip müteveffa dondurmalar için duamı ettim. Hepsi huzur içerisinde yatsınlar.

1999’da altı aylıkken ölen Chocolate Comfort’un mezarı başında…
Tesiste hijyene çok önem verildiğinden, tesisi görmek için gelenlere üretim yapılan yer sadece camlarla izole edilmiş bir bölümden gösteriliyor. Tur esnasında fotoğraf çekmek de yasak. Bizim tur rehberimiz gayet başarılı espritüel bir kişiydi. Belirgin göğüsleri ve sakalıyla ara cinsiyetin ne olduğunu bu vesileyle bizzat gördük. Bu sayede herkese saygı göstermemiz, kimseyi dışlamamız gerektiğini tekrar düşünme ihtiyacını hissettim.
Ben & Jerry’s sosyal sorumluluk projelerine yaptığı ciddi katkılarla da biliniyor. İki ortak bu konuya hep çok önem vermişler. Çocukları korumaktan, sığırlarda genetik modifikasyonlu hormon kullanarak süt üretilmesine karşı durmaya, Arktik’te petrol aranmasına karşı bir duruş sergilemeye kadar pek çok konuda ciddi çaba göstermişler. Şirkete yeni katılan bir eleman ile tepe yönetici arasındaki ücret farklılığının beş katından fazla olmaması uygulaması da bilinen bir başka özelliği. 2020’de Unilever’e satılan, ancak bağımsızlığını koruyan firma halen Unilever’den ayrılan The Magnum Ice Cream Company bünyesine katılmış. 2024’te ise iki kurucu ortağın Filistin davasını savunmak ve Trump politikalarına karşı çıkmak istemeleri Unilever tarafından engellenince Jerry Greenfield şirketten ayrılmış. Tartışma hukuki boyutta halen devam ediyormuş.
Fabrika çıkışında doğal olarak dondurma da satın aldık. İki top dondurma fiyatının İstanbul Moda, Bebek veya Nişantaşı’nda kazıklandığınız malum dondurmacılardan biraz daha uygun olduğunu da söylemeliyim. Tur esnasında bol miktarda mango dondurması tatmış olduğumuzdan, bu kez seçimim daha klasik oldu; çikolata ve çilek…
(devamı haftaya)



