Denizin şakası olmaz, dün denizdeki felaketin adı da kader olamaz…

Bir adada yaşıyoruz. Ada olmanın coğrafi bir gerçeği vardır. Dış dünyayla ulaşımınızda seçenekleriniz sınırlıdır.
Henüz ışınlanarak Ankara’ya, İstanbul’a, Antalya’ya gidemediğimize göre önümüzde iki yol var: Hava ve deniz… Ne var ki yıllardır bu iki ulaşım yolu arasında dengeli bir yolcu paylaşımı olduğunu söylemek mümkün değildir.
Hava ulaşımında bilet fiyatları makul seviyelerde olsa, Türkiye’ye gitmek isteyenlerin önemli bir bölümü belki de deniz yolunu tercih etmeyecek.
Bunu doğru buluyor muyum? Hayır.
Bir ada ülkesinde deniz ulaşımının güçlü, güvenilir ve sürdürülebilir olması gerekir.
Deniz taşımacılığında yıllardır hizmet veren başarılı özel sektör kuruluşumuz olarak Akgünler Denizcilik de var. Zaman zaman ilgilendim. Gemi seçiminde, bakımda ve yolcu güvenliğinde ne kadar hassas davranıldığın biliyorum. Yarın davet alsam Akgünler Denizciliğin gemisiyle seyahat ederim…
Ancak dün yaşadığımız felaket, deniz ulaşımını çok ciddi biçimde yeniden sorgulamamızı gerektiriyor.
Hava ulaşımında uçakların bakım kuralları vardır.
Bir dönem havacılıkla yakından ilgilendiğim için biliyorum. Bakımlar yapılır. Devamında kontroller yapılır.
Uluslararası kurallar uygulanır.
Uçuş güvenliğini tehdit eden bir mesele varsa tolerans sıfırdır.
“Bir şey olmaz” denmez.
Denizde de farklı olmamalıdır.
Çünkü kendimizi bildik bileli söylenen bir söz vardır:
Denizin şakası yok. Ya da bir başka söyleyişle: Denizle şaka olmaz.
Yüzme bilmeyen insanın denize girmemesi gerektiği gibi, açık denizin şartlarına uygun olmayan bir deniz aracının da yolcu taşımaması gerekir.
Bir gölde, nehirde ya da sakin sularda kullanılabilecek özellikteki bir gemiyi açık denize çıkarırsanız, gün gelir felaketi davet etmiş olursunuz.
Dünkü kazanın ardından ulaşabildiğim bilgileri yan yana koymaya, sorular sorarak gerçeğe ulaşmaya çalışıyorum.
Dikkatlerin gemi üzerinde yoğunlaşması doğaldır.
Bu gemi daha önce kaza yaptı mı?
Yaptıysa nasıl tamir edildi?
Tamirat sonrasında hangi teknik kontrollerden geçti?
Denize elverişlilik raporları ne diyor?
Kim denetledi?
Kim izin verdi?
Liman Başkanlığı hangi kontrolleri yaptı?
Soruları çoğaltabiliriz, çoğaltmalıyız. Çünkü bu mesele yalnızca gemi sahibinin meselesi değildir. Uluslararası sigorta kuruluşlarının sorumlulukları vardır. Liman otoritelerinin sorumlulukları vardır. İlgili dairelerin sorumlulukları vardır. İlgili bakanın siyasi sorumluluğu vardır.
Gerekirse bu sorumluluk hükümete, hatta Başbakan’a kadar uzanır. Bu nedenle kaza, bağımsız, alanında uzman ve hiçbir baskının altında kalmadan karar verebilecek bir ekip tarafından araştırılmalıdır.
Olası bir teknik hata kimin işine yarar, kimin zararına olur?
Sigorta şirketleri nasıl davranır? Bilemem. Ama bildiğim bir şey var: Gerçeğin ortaya çıkması herkesin yararınadır.
***
Bu arada kazaya müdahale eden, insan hayatı kurtarmak için çaba gösteren bütün kurumları ve bireyleri yürekten kutluyorum.
Ancak ne olur, kurtarma çalışmaları bittiğinde dosyayı kapatmayalım. Rafa kaldırmayalım. Unutmayalım. Burası Japonya değil. Japonya’da böyle büyük bir olay yaşansa, sorumluluk makamındaki insanlar önce aynaya bakar. “Benim ne suçum var?” demez.
Çünkü üst düzey kamu görevine talip olmak yalnızca makam odasına oturmak değildir.
O makama oturduğunuz gün, olabilecek en kötü senaryoya karşı denetim mekanizmasını çalıştırma sorumluluğunu da üstlenirsiniz. “Bunca yıldır olmadı, olacağı kimin aklına gelirdi?” deme hakkınız yoktur. Çünkü yöneticilik biraz da kimsenin aklına gelmeyeni düşünme işidir.
Dünkü kaza araştırılmalıdır. Sonuna kadar… Şeffaf biçimde… Gereken dersler çıkarılmalıdır.
Çünkü denizin şakası yoktur. Böylesi felaketlerin adı kolayca kader konulamaz.
… Dün 24 TV ve GLOBAL TV’den arandım. Görüşlerimi bu çerçevede Türkiye kamu oyu ile de paylaştım.


