Alper EliçinYazarlar

ABD’nin Kuzeydoğusunda On İki Gün… Bölüm :5 Chesapeake Bay ve Yeraltı Demiryolu

New England’da son gecemizi Portland-Maine’de geçirdik. Ertesi sabah vakitli yola çıkarak kiralık arabamızı iade ettikten sonra, Washington DC’ye uçacağımız Boston-Logan havalimanına doğru yola koyulduk. Lastik patlar, kaza yaparız korkusuyla havaalanına normalden daha erken ulaşmayı hedefliyorduk. Ayrıca ABD havalimanlarındaki güvenlik tedbirlerinin Avrupa’dan daha fazla problem yaratma potansiyeli taşıdığının da bilincindeydik. ABD’de pek çok kimse bu nedenle bir miktar ödeme yaparak önceden bir güvenlik onayı alıyor ve bu sayede güvenlik işlemleri daha çabuk gerçekleşiyor, ama bizim böyle bir onayımız da yoktu. 108 millik yolun Maine ve New Hampshire eyaletlerindeki bölümlerini I-95 otoyolunu kullanarak sorunsuzca aştık.

Ancak, Logan’a yaklaşırken navigasyon uygulamamız ileride kaza olduğu mesajını verdi ve bizi başka bir rotaya yönlendirdi. Otoyoldan çıkarak havalimanına doğru ilerlemeye devam ettik. Girdiğimiz bazı mahalle aralarından gece olsa geçmeye çekinirdim. Bilmem size de oluyor mu, İstanbul gibi bir metropolden gelince, etrafın pek tekin olmadığını insan bir şekilde seziyor.

Bir süre sonra iki yanında kerosin tanklarının olduğu bir yola girdik. Anlaşılan havalimanı yakınındayız derken birden karşımıza araç teslimatının yapılacağı bina çıktı. Aracımızı teslim etmemiz gereken 14:30’a on dakika varken aracımızı teslim etmiş olduk ve otobüsle Delta Havayolları’nın binasına geçtik. ABD’de havayolu ulaşımı son derece önemli ve uçuş miktarı çok yüksek olmasına rağmen havacılık altyapısı Avrupa’nın çok gerisindedir. Amerikan havayolu taşıyıcıları da, bir iki istisna dışında, oldukça kötü bir hizmet verirler. Logan’da da otobüs bizi geliş katında indirdi. Meğer gidiş yolcularının da burada inip terminal içerisindeki bir merdivenle yukarı çıkması gerekiyormuş. Ama bu konuda otobüs içerisinde hiçbir anons olmadığı gibi terminal girişinde de bir yönlendirme tabelası yoktu. Otobüsteki yolculara sorarak yolumuzu bulduk.

Bagaj teslimi ve güvenlik işlemleri sorunsuzca halloldu ve daha önce iptal edilen uçuşumuz yerine bize önerilen Boston-Washington DC (DCA) uçağımıza bindik. Havacılık sektöründe uzun yıllar çalışmış biri olarak kalkış esnasında apronda Do-Co’nun bir ikram kamyonunu görmek benim için ilgi çekici oldu.

Tarifede iki saat olarak gözüken uçuşumuz planlı varış saatinden bir saat erken DCA’ye indi. Anlaşılan gecikmeleri perdelemek için tüm havayollarının uyguladığı bu yöntemi Delta epey abartmıştı. Tabii bu durumun bazı sıkıntıları da olabiliyor. Örneğin bizi karşılamak için aracıyla terminale gelecek olan arkadaşımız Caryl indiğimizde hala yoldaydı. Hemen kendisini arayıp durumu bildirdik. Daha sonra bagajlarımızı almak için karusellerin bulunduğu bölüme geçtik. Bagajımızın teslim edileceği ekranlarda gösterilen F karuselinin önüne geldik. Ancak epey bir süre geçmesine rağmen bavullar gelmiyordu. Diğer bir uçağın bagajları gelip bittikten sonra, tam bir görevli aramaya karar vermiştik ki, uçakta eşimin yanında oturan uzakdoğu kökenli yolcu elinde bavuluyla gelip valizlerin başka bir banda gelmiş olduğunu söyledi. Ortada yine hiçbir uyarı yoktu.

Uçakta olduğu gibi terminal de buz gibi soğuk olduğundan derhal binadan çıkıp Caryl’i beklemeye başladık. O da bir süre sonra geldi ve yıllar sonra yeniden buluşmuş olduk. Caryl bizim 46 yıllık arkadaşımız. Kendisi, adını oğlumuza verdiğimiz Olgun Erşenkal’ın eşi. Kendisiyle ilk South Carolina’da Clemson Üniversitesi’nde tanışmış, daha sonra Çukurova Projesi’nde Adana’da üç yıldan fazla komşu olmuştuk.  Prof. Erşenkal’ın erken vefatından sonra da ilişkimiz hiç kopmadı. Laf aramızda, Türkçesi de ortalama bir Türk’ten çok daha iyi.

Caryl bizi, o geceyi geçireceğimiz oğlu Emre ve ailesinin yaşadığı Washington’daki evlerine götürdü. Emre’yi altı aylıktan beri tanırız. Amerika’ya daha önceki yıllarda yaptığımız bir gezide New York’taki evlerinde de kalmış, eşi Rupa ve ilk çocukları Uma’yı da görmüştük. Bu sefer ikinci çocuklarıyla da tanışmış olduk. Evlerinde kaldığımız iki gece boyunca eski hatıraları yad ettik, Trump ve Erdoğan’dan, dünya meselelerinden bahsettik.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde de belirtmiş olduğum gibi, ABD’nin kuruluşunun 250. yıl kutlamaları ve Trump’ın ölüm korkusu nedeniyle, Washington’un merkezi ulusal muhafızlar ve polis ablukası altındaydı. O nedenle şehirde fazla dolaşma olanağı bulamadık. Bir akşam birlikte yemeğe çıktık.

Caryl’ın kızı Anna ve eşiyle de bir öğle yemeği yedik. Anna bize daha sonra çalıştığı yeri gezdirdi. Bina ABD’nin eski patent enstitüsü olduğundan, tarihi ilginç makinalar sergileniyordu. Anna ise şimdi işlevi değişmiş olan bu binada eski resimlerin restorasyonunda çalışıyor. Hem sanat tarihi hem de organik kimya bilgisi gerektiren bu iş gerçekten çok ilgi çekici. Eşi ise tarihi kağıt ve parşömen haritalar konusunda uzmanmış. Sohbet esnasında bana II.Abdülhamit’in bir Fransız’a İstanbul için yaptırtmış olduğu kent planından ve planı görselleştiren bazı resimlerden bahsettiler. Daha önce hiç duymadığım bu konuyu İstanbul’a döndüğümde araştırdım. Oldukça ilginç ve ileride bir başka yazı konusu olabilecek nitelikte.

Bu geziden sonra Caryl’ın arabasıyla kendi evine doğru yola çıktık. Caryl’ın evi Washington’un doğusundaki Chesapeake Körfezi’nin (Chesapeake Bay) doğu sahilinde bulunan 1000 nüfuslu Saint Michaels’da  yer alıyor. Köyün bulunduğu yarımadanın adı Delmarva. Bu adı, yarımadanın üzerinde bulunan Deleware eyaletiyle yine yarımadanın diğer bölümünü kapsayan Maryland ve Virginia eyaletlerinden almış.

Washington DC ve Chesapeake Bay

Washington’dan St. Michaels’e gitmek için Maryland’in başkenti Annapolis’ten geçmek, sonra da uzunca bir köprüyle  (Chesapeake Bay Bridge) yarımadaya ulaşmak gerekiyor. Köprünün uzunluğu 7 kilometre ve tek yön geçiş ücret 96 TL (2 dolar).  Osmangazi Köprüsü gişelerinden geçerken aklınızda kalsın diye özellikle yazdım.

Washington ile St Michaels arasındaki mesafe kuş uçuşu 70 kilometre, karayoluyla 132 kilometre ve 1 saat 40 dakika kadar sürüyor. O da trafik yoğunluğu normal düzeyde olduğunda…

Yol üzerinde etraf hep yemyeşil. Otoyolun iki tarafında da sık sık alışveriş merkezlerine rastlanıyor. Delmarva yarımadasında, St Michaels’e ulaşmadan 20 dakika kadar önce Easton kasabasından geçiliyor. Emeklilerin sürekli, çalışanların ise hafta sonları kolaylıkla ulaşabildiği bu kasabada refahın yüksekliği hemen göze çarpıyor. Şehir merkezinde ünlü şeflerin işlettiği restoranlar, açık hava resim yarışmaları ve diğer kültürel aktiviteler 13,300 nüfuslu bu kasabayı ayrı bir çekim merkezi haline getiriyor. Kasabanın kuruluş tarihi 1710. Bölgede kiliseler kuzeydeki gibi beyaz ve ahşap değil. Kırmızı tuğla ile inşa edilmiş. Doğal olarak her yörenin, bölgede bulunan inşaat malzemelerine göre kendine özgü bir mimarisi oluşmuş.

Easton

(Kaynak: https://eastonmd.gov/593/Town-Blog)

Easton’un tarihinde en önemli kişi kölelik karşıtı bir lider olan Fredrick Douglass. 1818- 1895 arasında yaşamış.

Frederick Douglass

(Kaynak: Universal History Archive)

 

Easton yakınlarında bir çiftlikte köle olarak doğmuş. Babasının bir beyaz toprak ağası olduğu tahmin ediliyor. Baltimore’da yaşarken sahibinin eşinden gizlice okuma yazma öğrenmesi yaşamını değiştirmiş ve okuduklarından özgürlük fikirlerini benimsemiş. Denizci kılığına girerek 1838’de New York’a kaçmış. 1845’te yayınlanan “Bir Amerikan Köle; Frederick Douglass’ın Hayat Hikayesi” otobiyografisi toplumda kölelik karşıtı düşüncelerin yayılmasında büyük etki yaratmış. Fikirlerini yaymak için İngiltere ve İrlanda’ya seyahat etmiş. 1861-1865 arasında gerçekleşen Amerika iç savaşında Siyahilerin Birlik Ordusu’nu kurarak, Abraham Lincoln’la da görüşerek, siyahilerin Kuzey ordusuyla birlikte savaşmasını sağlamış. Savaşın sonunda da köleliğin kaldırılması için mücadelesini sürdürmüş ve tüm siyahilerin özgür olmasında önemli bir rol oynamış.

Fotoğraflarında özellikle çatık kaşlı görünmeye gayret eden Douglass, siyahilerin geri zekalı olarak resimlenmesi, karikatürize edilmesine, aşağılanmasına bu şekilde tepki göstermiş. St. Michaels’de gezdiğimiz bir sergide edindiğim ve bugüne kadar hiç bilmediğim bu kişiyi bu vesileyle size de aktarmak istedim. Ama bu konuyu kapatmadan Frederick Douglass’ın New York’a kaçmasına yardımcı olan Underground Railroad’dan (yeraltı demiryolu) da bir miktar bahsetmek istiyorum.

Underground Railroad, Amerikan kölelik tarihinde önemli yer tutan bir insan kaçırma ağına verilen isim. 19.yüzyılın başlarından iç harbin sonlandığı 1861’e kadar köleliğin hüküm sürdüğü Amerika’nın güney eyaletlerinden kuzey eyaletlerine, Kanada’ya, Meksika veya Karayipler’e siyahileri kaçıran yaygın ve gizli bir sistem. Gizliliği korumak için rehberlere ‘kondüktör’, kaçış esnasında gizlenilen yerlere ‘istasyon’, güvenli ev sahiplerine ‘istasyon şefi’ ve kaçan kölelere ‘yolcu’ adı verildiğinden, bu gizli ağın adı da Underground Railroad olmuş. Yani demiryoluyla bir ilişkisi yok. Frederick Douglass da bu ağın denizde etkin olan parçasıyla New York’a kaçmış.

Yazının daha önceki bölümünde, Vermont’taki Smugglers’ Notch ile ilgili olarak bu derin vadi ve etrafındaki mağaraların, Amerika’nın güneyinden kaçan köleleri Kanada’ya geçirmekte de kullanıldığından bahsetmiştim. İşte o bölge, yeraltı demiryolunun en kuzey noktasını oluşturuyormuş.

Easton’dan hemen sonra her tarafı dantel gibi koylarla işlenmiş olan St. Michaels’e ulaştık. Caryl’i en son yedi yıl evvel, daha önce yıllarca yaşamış olduğu Washington’da ziyaret etmiş olduğumuzdan, buradaki evini ilk kez görüyorduk. İki katlı yapışık villalardan oluşan bu sitenin geniş arazisinde, yakındaki ormanlardan gelen karacalar, tavşanlar ve sincaplar görmek mümkündü. Evlerin diğer tarafındaki yine yemyeşil alanın bitiminde ise herkesin teknesini bağlayabileceği bir iskele vardı.

Evin verandasından dolunayın doğuşu

Hem bol bol sohbet edebilmek hem de yorucu geçen kuzey New England yolculuğunun sonunda biraz dinlenebilmek için Caryl’in tekliflerine rağmen pek dışarı çıkmak istemedik ve zamanımızı evde geçirdik. Bir akşam kendisini yemeğe çıkarmamız dışında yemekleri de evinde yedik.

46 yıllık dostlar verandada bir erken akşam yemeğinde

Bir kez de köyün ana caddesindeki bir dondurmacıya gittik. Sitenin hemen yanındaki denizcilik müzesini de gezmeyi ihmal etmedik. Bu arada Caryl’ın New York’ta yaşayan büyük oğlu Erin ile de görüntülü bir telefon görüşmesi yaptık.

St Michaels’in ana caddesi

Huzurlu bir yaşam sunan St. Michaels’ten son gün uçağa binmek için ayrıldığımızda, ciddi şekilde dinlenmiş, ülkemizdeki gergin yaşama tekrar hazır hale gelmiştik. 21:45’deki THY uçuşumuzun kalkacağı Washington-Dulles havalimanı St. Michaels’e iki saatlik mesafedeydi. Köprüden geçerken sorun olabileceğini ve Caryl’ın bizi bıraktıktan sonra gece geri döneceğini dikkate alarak yola vakitli çıktık..

Dulles’e kalkıştan üç buçuk saat kadar önce vardık. Gelecek yıl Türkiye’de buluşmak temennisiyle vedalaştık. Uçağımız yarım saat gecikmeyle kalktı. Onbir saat civarındaki İstanbul uçuşu esnasında da gecikmeyi fazlasıyla telafi etti. Servis yine çok başarılıydı. Tek sorun tamamen dolu olan uçakta bir tuvaletin çalışmamasıydı. Uzun mesafe uçuşlarında THY’nin başarılı performansını bu vesileyle tekrar gözlemlemiş olduk.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu