Hasan KahvecioğluYazarlar

Annamazsınız be amma…

 

Bilmemek…

Bilmediğini bilmek ya da bilmediğini bilmemek…

Bilmiyorum… Bilmiyorsun… Bilmiyor…

Bilmiyoruz… Bilmiyorsunuz… Bilmiyorlar…

Daha nasıl anlatayım? Benim bildiğimi bilmeyenler var…

Benim neyi ne kadar bildiğimi de bilmeyenler var…

Eğiyorum, büküyorum, kelimeler takla atıyor, yuvarlanıyor ama gene bilen yok…

Otuz iki dereden su taşıyıp döküyorum…

Gene de ıslanmıyorlar…

Gene de bilmiyorlar…

Yahu diyorum; bilmemek zararlı değil…

Bilmediğini kabul edersen bu faydalıdır…

Ama anlatamıyorum…

Ben “metodoloji” diyorum, adam “önşart” diyor…

Ben “sözüne güvenen gözüme söylesin” diyorum…

Adam “bu meydan okuma dili, bilek güreşi dili” diyor…

Mecburen “felsefe tarihi”ne sarılıyorum…

Nereden başlasam acaba?

Kuran’dan, Osmanlı’dan, Sokrates’ten… Hepsini imdada çağırıyorum…

Sokrates, 2500 yıl önce söylemiş benim bugün söylediklerimi…

Kendisini bilge sanan bir adamla konuştuktan sonra, vardığı sonucu kabaca şöyle anlatmış:

“O, bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmediğim şeyi bildiğimi sanmıyorum.”

 

25 asır önce “bilgiye karşı alçak gönüllülük” içinde, yani moda deyimle “Epistemik tevazu” içinde şöyle demiş Sokrates:

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.”

Ben ne yaptım? Sokrates’in bu “zihinsel erdem”ini günümüze uyarladım.

“Cehalet” demeden, “bildiğini” sananlara “ayar” kıvamında bir sesleneyim dedim…

Sen de “bilmediğini” kabul et be kardeşim…

Maronitlerle oturup konuştuğumda, bana “omurga, beyin ve yüreğin yanına biraz da icraat koymak gerekir” diye akıl verme…

Yani; sen Maronitleri biliyorsun da, o bilgiyi biz mi eskittik?

O “bilgi” yıllardır yerinde durmuyor mu?

Ne dedim ben?

“En kötüsü, bilmezken bilmediğini de bilmemektir.”

O halde, bilmezsen otur dinle…

“Mutlaka vardır bir bildiği” diyerek sinirlenme…

Moralini bozma… Ne de tahrik ol…

Ben hep böyle yapıyorum…

Ancak gene de olmuyor…

“Bilmediğini bilmediğinde bu; hem sana, hem çevrene, hem de bilmediğini bilmediğin işi üstlenmen durumunda topluma zarar verir” diyorum ama meramımı anlatamıyorum…

Modern psikolojide “Dunning – Kruger etkisi” dedikleri şey işte tam da budur…

Belirli bir konuda becerisi düşük olan kişiler, bazen kendi eksikliklerini değerlendirecek bilgiye de sahip olmadıkları için yeterliliklerini olduğundan yüksek görürler.

Yani sorun sadece “bilmiyorum” değildir; bilmediğini fark edecek ölçütlerden de yoksun olmaktır.

İşte bizim asıl sorunumuz bu…

“Kusura bakmayın ben bunu bilmiyorum, yapamam” demenin önündeki en büyük engel, en kötüsü de bu!…”

Birçok toplumda “bilmiyorum” demek zayıflık gibi algılanıyor ya, bizde de galiba öyle bir “hastalık” var…

Bu; aslında antik Yunan’da da vardı, Osmanlı’da da vardı, Batı’da da vardı…

Ama ben “felsefi derinlik”lere dalarak ne bulursam, günyüzüne çıkarıp önünüze koymak yerine “kestirmeden” bilmek ve bilmemek üzerine bir “risale” sunmayı tercih ettim.

Kestirmeden demek istedim ki; bir kişi, biliyor ve bildiğini biliyorsa onda “yetkinlik” var…

Bilmiyor ve bilmediğini biliyorsa onda öğrenmeye açıklık var…

Bilmiyor ve bilmediğini bilmiyorsa onda “tehlikeli cehalet” var…

Bilmiyor, bildiğinin farkında ama önemsemiyorsa onda da “sorumsuzluğun” dik alası var…

Ve bu da en tehlikelisi…

Bir de ne dedim öneri olarak?

“Bu toplumdaki hiçbir alanı, bilmediğini bilmeyenlere bırakma lüksümüz yok.”

Bu, yalnız bir “cahil insan” eleştirisi değildir. Özfarkındalık, uzmanlık, liyakat ve sorumluluk eleştirisidir.

Bu bir hareketlenme davetidir.

Aslında Arap-İslam düşünce geleneğinde Hz. Ali’ye atfedilen bir sözü alıp da “ahmak”lığın metedolojisini çizebilirdim, yapmadım…

Ne diyordu?

“Bilen ve bildiğini bilen âlimdir, ondan öğrenin.
Bilen fakat bildiğini bilmeyen, uykudadır, onu uyandırın.
Bilmeyen fakat bilmediğini bilen; ona öğretin.
Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen; ahmaktır, ondan sakının.

Osmanlı da “bilmediği halde bildiğini sanmak” cehaletinden az mı çekti?

Ünlü “cehl-i mürekkeb” yani katmerli bilgisizlik o zamanlarda iyi biliniyordu.

Şunu da anımsatayım: Bu konuya; İbrani kutsal kitabında da yer verilmektedir.

“Kendini bilge sanan kişiden, akılsız için bile daha fazla umut vardır” deniyor orada…

İsa’nın sözlerinden de çok güzel bir örnek çıkarabilirim. “Matta” suresinde “Kör, köre kılavuzluk ederse ikisi de çukura düşer” deniyor.

Ziya Paşa da “Yıldız arayıp gökte nice turfa müneccim / Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde” sözleriyle aynı şeyi söylüyor… Birinde kuyu, diğerinde çukur var…

Ancak her ikisinde de insanın kendi yetersizliğini görememesi anlatılıyor.

Benim tüm söylediklerimin özeti bu… Hatta Kuran da beni destekliyor…

İsra Suresi’nde “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.” deniyor.

Nahl Suresi’nde “Bilmiyorsanız bilenlere sorun.” deniliyor.

Zümer Suresi’nde “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” deniyor.

Uzun lafın kısası; çok “derin” felsefik konular bunlar…

Anlamadınız mı?

Haydi, anlayanlar anlamayanlara anlatsın…

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu