Hasan HastürerYazarlar

Hazırlıksız, programsız ve sonuçsuz protestolarla hak alınmaz…

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ne söyleyeceği, dünyaya hangi mesajları vereceği merakla bekleniyordu.

Bizim açımızdan en önemli başlık Kıbrıs’tı.

Erdoğan, dünkü konuşmasında beklendiği gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması çağrısını bir kez daha “Uluslararası toplumu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya ve bu devletle siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler tesis etmeye davet ediyorum” diyerek yaptı…

Teşekkür eder miyiz?

Elbette ederiz.

Ancak Türkiye ile uluslararası platformlarda kader birliğimiz olması, KKTC yetkililerinin daha öndeki görev ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

***

1963’ten 1974’e kadar Kıbrıs sorunu vardı. Fakat sesimizi dünyaya duyurabileceğimiz şartların neredeyse tümü aleyhimizeydi.

21 Aralık 1963’ten sonra Rum tarafı, futboldan bir benzetmeyle, topu kalemize ayağıyla değil eliyle attı. Sonra da maçı kazandığını ilan etti.

Kıbrıs Cumhuriyeti anayasal kimliğini kaybetti. Ortaklık devleti, fiilen bir Rum devletine dönüştürüldü.

Peki dünya, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan Türk Cumhurbaşkanı Muavinimi, üç Türk bakanı ve Türk milletvekillerini neden hiç sormadı? Sormaları sorgulamaları için ne yapıldı?

Asıl soru şudur:

Biz bunları dünyaya ne kadar anlattık?

“Hak verilmez, alınır” diye çok bilinen bir söz vardır. Kimse bize hakkımızı vermedi. Daha da acısı, biz de hakkımızı sürekli, kararlı ve örgütlü biçimde talep etmedik.

***

1974’ten sonra adada iki bölgeli, iki toplumlu ve iki yönetimli fiilî bir yapı oluştu.

Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşunun üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. KKTC de 1983’ten beri vardır.

Peki yarım asırda kendi yönetim yapımızın en azından Türk devletleri ve İslam ülkeleri tarafından daha ileri düzeyde kabul görmesi için ne yaptık?

Bazı girişimler sonuç vermediyse neden sonuç vermedi?

Sonuç alınması için şimdi ne yapıyoruz?

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC’nin tanınması yönündeki çağrıları önemlidir. Çünkü bu çağrıyı yapan sıradan bir ülkenin sıradan bir lideri değildir. Türkiye, bölgesindeki bütün önemli meselelerde ne düşündüğü ve nasıl davranacağı dikkatle izlenen bir devlettir.

Öyleyse bu çağrılar neden karşılıksız kalıyor?

İçtenlikle söylüyorum:

Bu soruyu Türkiye’ye sormuyorum.

Bu soruyu KKTC’nin yetkili makamlarının koltuklarını dolduranlara soruyorum.

Topu hiçbir biçimde Türkiye’nin oynamasına bırakıp, tribünlere tezahürat için çıkmayacağız.. Topla biz oynayacağız. Kıbrıs Türk halkına uygulanan, en temel insan haklarıyla bağdaşmayan kısıtlamalara karşı eksiksiz, kesintisiz ve sürekli mücadeleyi biz vereceğiz.

Bu kararlı duruşu sergileyelim kimse bize “Nedir ama yaptığınız?” diye sormayacak.

***

Kıbrıs’ta yaşayabilir bir çözümden yanayım. Annan Planı döneminde hiçbir kişisel çıkar hesabı yapmadan en ön safta “evet” için mücadele ettim.

Pişman değilim.

Aynı koşullar yeniden oluşsa yine çözüm için mücadele ederim.

Ancak Rum tarafı hayatını çözüme bağlamıyor. İç meselelerini, ekonomisini ve uluslararası ilişkilerini askıya almıyor.

Biz de bir taraftan çözüm için uğraşırken öte taraftan hayatımızı kolaylaştıracak, anayasal yapımızın, yönetimimizin, devletimizin dış dünyadaki yerini güçlendirecek adımlar atmalıyız.

Çünkü hazırlıksız, programsız ve sonuçsuz protestolarla hak alınmaz.

Sadece karşı tarafın tek yanlı, narsist hastalık bulaşmış, üstünlük duygusu beslenir.

 

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu