Hasan HastürerYazarlar

Şiddet, telefonla çocuğun odasına kadar giriyor…

Bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız yalnızca ekonomisine, yollarına, binalarına veya bütçesine bakmayın.
Okullarına bakın.
Çocukların ne öğrendiğine, nasıl düşündüğüne, öğretmenin toplumdaki yerine, ailenin eğitim sürecine ne kadar katıldığına ve gençlerin teknolojiyle nasıl ilişki kurduğuna bakın.
Çünkü kalkınmanın görünmeyen altyapısı eğitimdir.
Bugün dünya yapay zekâyı, dijital dönüşümü, beceri temelli eğitimi ve geleceğin mesleklerini tartışırken biz de kendimize temel bir soru sormalıyız:
Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?
Sadece sınav kazanan mı?
Diploma alan mı?
Yoksa düşünen, üreten, sorgulayan, teknoloji kullanabilen, değerlerine bağlı, iletişim kurabilen, meslek sahibi olabilen ve değişen dünyaya uyum sağlayabilen bireyler mi?
Eğitim meselesini artık yalnızca okul meselesi olarak göremeyiz.
Hasan Küçük, UBP Girne Milletvekili. Köken olarak eğitimci. Devamında bir iş insanı.
Eğitime öncelik verdiğim bir sohbet yaptık.

İşte soru ve yanıtlar:
HASTÜRER: Eğitimden gerçekte ne bekliyoruz?
   H. KÜÇÜK: Eğitimin amacı yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Bilgi artık birkaç saniye içinde telefonlarımızda.
Asıl mesele; doğru bilgiye ulaşabilmek, bilgiyi sorgulayabilmek, onu analiz edebilmek ve yeni bir değer üretebilmektir.
Bu nedenle çağdaş eğitimin merkezinde ezberden çok beceri bulunmalıdır.
Eleştirel düşünme, problem çözme, iletişim, takım çalışması, finansal okuryazarlık, yabancı dil, dijital okuryazarlık, yaratıcılık ve girişimcilik çocuklarımızın eğitim hayatının doğal parçaları olmalıdır.
Diploma elbette değerlidir.
Ancak artık dünyada diploma tek başına yeterli değildir.
Yeni dönemin temel sorusu şudur:
“Hangi okuldan mezunsun?” kadar, “Ne yapabiliyorsun?”
HASTÜRER: Teknoloji eğitimi güçlendiriyor mu, tehdit mi ediyor?
H. KÜÇÜK: İkisi de olabilir.
Teknoloji doğru kullanıldığında eğitim tarihinin en büyük fırsatlarından biridir.
Bir öğrenci bugün dünyanın en iyi üniversitelerinin kaynaklarına erişebilir, yabancı dil öğrenebilir, kodlama yapabilir, yapay zekâyla çalışabilir ve dünyanın başka bir ucundaki bilgiye saniyeler içinde ulaşabilir.
Fakat aynı teknoloji kontrolsüz kullanıldığında dikkat dağınıklığı, yanlış bilgi, bağımlılık benzeri problemli kullanım örüntüleri, siber zorbalık ve şiddet içerikleri gibi ciddi riskler de doğurabilir.
Dolayısıyla çözüm teknolojiyi çocuklardan tamamen uzaklaştırmak değildir.
Çocuğa teknolojiyi yönetmeyi öğretmektir.
Dijital okuryazarlık artık matematik ve yabancı dil kadar temel bir eğitim başlığı olarak görülmelidir.
HASTÜRER: Dijital şiddet neden eğitim meselesidir?
H. KÜÇÜK: Şiddet her zaman yumrukla başlamaz.
Bazen bir mesajla başlar.
Bir hakaretle…
Bir görüntünün izinsiz paylaşılmasıyla…
Bir çocuğun sınıf arkadaşları arasında oluşturulan gruptan dışlanmasıyla…
Bir sosyal medya hesabından yapılan sistematik aşağılamayla…
Dijital dünyada çocukların karşılaştığı şiddetin etkisi okul kapısında sona ermiyor. Telefonla çocuğun odasına kadar giriyor.
Bu nedenle siber zorbalığı yalnızca disiplin problemi olarak görmek büyük hata olur.
Öğrencinin yanında öğretmen, rehberlik sistemi, aile ve gerektiğinde sosyal hizmetler birlikte hareket etmelidir.
Çocuğa yalnızca “Bunu yapma” demek yetmez.
Neden yapmaması gerektiğini ve başına geldiğinde nereden yardım isteyebileceğini öğretmeliyiz.
HASTÜRER: Ailenin yeni eğitim sistemindeki yeri neresi?
H. KÜÇÜK: Eğitim üç ayak üzerinde durur:
Okul, öğretmen ve aile.
Bunlardan biri eksik kaldığında sistem aksar.
Fakat aileyi eğitim sistemine dahil etmek, veliyi yalnızca sınav sonucu açıklandığında okula çağırmak değildir.
Ailelere dijital ebeveynlik, çocukla iletişim, akran zorbalığı, madde bağımlılığı riskleri, mahremiyet, sosyal medya ve ergenlik konusunda düzenli eğitim ve danışmanlık verilmelidir.
Her şeyi aileden bilmesini bekleyemeyiz.
Dünya çok hızlı değişiyor.
Bu nedenle güçlü sosyal devlet yalnızca çocuğa değil, anne ve babaya da rehberlik eden devlettir.
HASTÜRER: Okullarda danışmanlık neden güçlendirilmelidir?
H. KÜÇÜK:
Çünkü bazen bir çocuğun ihtiyacı yeni bir ders değil, kendisini dinleyecek güvenilir bir yetişkindir.
Rehberlik ve psikolojik danışmanlık eğitim sisteminin kenarında duran yardımcı bir hizmet değil, çağdaş okulun temel bileşenlerinden biri olmalıdır.
Akran zorbalığı, aile sorunları, akademik baskı, gelecek kaygısı, dijital şiddet ve sosyal izolasyon erken fark edildiğinde çok daha kolay yönetilebilir.
Burada önemli olan yalnızca sorun ortaya çıktığında müdahale etmek değildir.
Sorun ortaya çıkmadan önce koruyucu mekanizma kurmaktır.
Okul, aile ve ilgili kamu kurumları arasında işleyen bir erken uyarı ve yönlendirme sistemi geliştirilmelidir.
HASTÜRER: Yasa tek başına çocuklarımızı koruyabilir mi?
H. KÜÇÜK:
Hayır.
Ama yasa olmadan da güçlü bir koruma sistemi kurulamaz.
Dijital dünyada çocukların kişisel verilerinin korunması, zararlı içeriklere erişim, platformların sorumlulukları, siber zorbalık, çevrim içi istismar ve yaşa uygun dijital hizmetler konusunda çağdaş mevzuata ihtiyaç vardır.
Dünyada bu konuda önemli düzenlemeler yapılıyor.
Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası, İngiltere’nin Online Safety Act düzenlemeleri ve farklı ülkelerin çocukların sosyal medya ve akıllı telefon kullanımı konusunda attıkları adımlar bize önemli deneyimler sunuyor.
Ancak yasa çıkarmak başlangıçtır.
Ardından denetim, eğitim, rehberlik ve toplumsal farkındalık gelmelidir.
Yasa sınırı çizer; eğitim ise insanın o sınırı neden aşmaması gerektiğini öğretir.
HASTÜRER: Dünya eğitimde nereye gidiyor?
H. KÜÇÜK:
Dünya giderek beceri temelli eğitime yöneliyor.
Yapay zekâ artık öğrencilerin bilgiye ulaşma biçimini değiştiriyor.
Kodlama, robotik, veri okuryazarlığı ve teknoloji okuryazarlığı önem kazanıyor.
Fakat ilginç olan şudur:
Teknoloji geliştikçe insani becerilerin değeri de artıyor.
İletişim kurabilen, takım çalışmasına yatkın, yaratıcı düşünebilen, empati gösterebilen ve problem çözebilen insanlar daha değerli hale geliyor.
Dolayısıyla geleceğin okulu sadece teknolojiyle dolu bina değildir.
Teknolojiyi insan gelişiminin hizmetine koyabilen okuldur.
Bizim de dünyadaki modelleri kopyalamak yerine kendi toplumsal ihtiyaçlarımızı ve ekonomik hedeflerimizi dikkate alan bir eğitim modeli geliştirmemiz gerekir.
  

HASTÜRER: Eğitim kalkınmanın neresindedir?

KÜÇÜK: Tam merkezindedir.
Bir ülkenin üretkenliği insan kaynağının niteliğiyle doğrudan ilişkilidir.
Turizmde kalite istiyorsanız eğitim gerekir.
Teknoloji yatırımı istiyorsanız eğitim gerekir.
Sağlıkta gelişim istiyorsanız eğitim gerekir.
Sanayide verimlilik istiyorsanız eğitim gerekir.
Girişimcilik istiyorsanız yine eğitim gerekir.
Bu nedenle eğitim bütçesi yalnızca gider kalemi olarak görülmemelidir.
Eğitim, uzun vadeli bir kalkınma yatırımıdır.
Ekonominin hangi sektörlerde büyümesini istiyorsak eğitim sistemimizi de o hedeflerle ilişkilendirmeliyiz.
Mesleki eğitim ile iş dünyası arasındaki bağ güçlendirilmelidir.
Gençler yalnızca iş arayan değil, gerektiğinde iş kurabilen bireyler olarak yetiştirilmelidir.
HASTÜRER: Toplumsal sorunların çözümünde eğitimin rolü nedir?
H. KÜÇÜK: Çok büyüktür.
Şiddet, trafik kültürü, çevre bilinci, kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet, hayvan refahı, dijital zorbalık, bağımlılıklar, toplumsal hoşgörü ve demokratik kültür…
Bunların tamamının hukuki tarafı vardır.
Ama aynı zamanda eğitim tarafı da vardır.
Her toplumsal problemi yalnızca cezaları artırarak çözemeyiz.
Ceza davranışın sonucuna müdahale eder.
Eğitim davranışın oluştuğu yere dokunur.
Bir çocuğa küçük yaşta empatiyi, farklılıklara saygıyı, sorumluluğu ve şiddetsiz iletişimi öğretirsek gelecekte çok daha sağlıklı bir toplum oluşturabiliriz.
Bu nedenle eğitim politikası aynı zamanda sosyal politika, ekonomi politikası ve suç önleme politikasıdır.
HASTÜRER: Peki, nasıl bir eğitim vizyonuna ihtiyacımız var?
H. KÜÇÜK: Ben bunu birkaç kelimeyle özetliyorum:
Diploma değil beceri.
Ezber değil düşünme.
Tüketim değil üretim.
Yasak değil bilinç.
Sorun çıktığında müdahale değil, sorun çıkmadan koruma.
Bunun için uzun vadeli ve siyasi dönemlerin ötesine geçen bir eğitim vizyonuna ihtiyaç vardır.
Öğretmenin sürekli mesleki gelişimi desteklenmeli.
Okulların teknolojik altyapısı güçlendirilmeli.
Mesleki eğitim iş dünyasıyla bütünleşmeli.
Yabancı dil ve dijital beceriler erken yaşlardan itibaren geliştirilmelidir.
Rehberlik ve psikolojik danışmanlık sistemi güçlendirilmelidir.
Aile eğitim programları yaygınlaştırılmalıdır.
Çocukların dijital dünyadaki haklarını koruyacak mevzuat ve kurumlar oluşturulmalıdır.
Ve bütün bunların merkezine mutlu, üretken, özgüvenli ve değerleri olan birey hedefi konulmalıdır.
Bir ülkenin en büyük projesi insandır.
Biz çoğu zaman kalkınmayı yeni yollarla, binalarla ve büyük yatırımlarla ölçüyoruz.
Bunların hepsi gereklidir.
Ama bir ülkenin yapabileceği en büyük yatırım başka bir şeydir:
İnsana yatırım.
Çünkü iyi yetişmiş bir çocuk gelecekte iyi bir öğretmen, doktor, mühendis, girişimci, sanatçı, teknisyen veya bilim insanı olabilir.
Ama bundan da önemlisi; iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir komşu ve sorumluluk sahibi bir yurttaş olabilir.
İşte gerçek kalkınma budur.
Eğitimi yalnızca Milli Eğitim Bakanlığının meselesi olmaktan çıkarmalıyız.
Aile, devlet, üniversiteler, iş dünyası, yerel yönetimler ve sivil toplum aynı hedef etrafında buluşmalıdır.
Çünkü çocuklarımızı geleceğin dünyasına hazırlamak, geleceği tahmin etmekten daha önemlidir.
Geleceği hazırlamaktır.
Ve unutmamalıyız:
Bir ülkenin geleceği Meclis’te yazılan yasalarla şekillenir; ekonomide üretilen değerle güçlenir.
Ama her şeyden önce;
bir öğretmenin sınıfta açtığı kapıyla başlar.
  

HASTÜRER: Sosyal sorumlulukla ilgili görüşleriniz nelerdir?
H. KÜÇÜK:
Ben sosyal sorumluluğa hiçbir zaman sadece yardım yapmak olarak bakmadım. Sosyal sorumluluk, kazandığınız toplumla kazandığınızı paylaşmak ve o toplumun geleceğine yatırım yapmaktır.
Bir eğitimci olarak biliyorum ki bir çocuğun hayatına dokunmanın değeri parayla ölçülemez. Bazen verdiğiniz bir eğitim desteği, bazen bir kitap, bazen spor yapabileceği bir imkân, bazen de küçücük bir oyuncak o çocuğa “Sen değerlisin, seni düşünüyoruz” mesajını verir.
Bir iş insanı olarak da şuna inanıyorum: Bir şirket yalnızca ne kadar ürettiğiyle veya ne kadar büyüdüğüyle değerlendirilmemeli. Üretirken topluma ne kattığı da o şirketin gerçek değerinin bir parçasıdır.
Hediyemsu olarak hayata geçirdiğimiz “Bir Oyuncak, Bir Gülümseme” projesine tam da bu anlayışla bakıyoruz.
 

H. HASTÜRER: Burada mesele sadece oyuncak dağıtmak değil, herhalde…
H. KÜÇÜK:
Mesele; paylaşma kültürünü büyütmek, çocuklarımızın yüzünde bir tebessüm oluşturmak ve toplumun farklı kesimlerini iyilik etrafında buluşturabilmek.
Çünkü çocuklukta alınan küçük bir hediyenin, gösterilen küçük bir ilginin hafızadaki yeri bazen düşündüğümüzden çok daha büyüktür.
Üstelik bu projelerin en güzel tarafı iyiliğin çoğalmasıdır. Bir kişi başlatır, bir başkası destek verir, iş insanları ve gönüllüler katılır; sonunda küçük bir fikir büyük bir toplumsal dayanışmaya dönüşür.
Benim görmek istediğim iş dünyası da budur.
Üreten ama paylaşan.
Kazanan ama kazandıran.
Büyüyen ama toplumunu da beraberinde büyüten.
Hediyemsu’nun sosyal sorumluluk anlayışının eğitimden spora, çocuklardan gençlere kadar devam etmesini önemsiyorum. Çünkü çocuklara ve gençlere yapılan yatırımın karşılığı hemen bilançolarda görünmez; fakat yıllar sonra toplumun bilançosunda karşımıza çıkar.
“Bir Oyuncak, Bir Gülümseme” belki adı itibarıyla küçük ve sade bir proje gibi görünebilir.
Ama benim için verdiği mesaj çok büyük:
Bir çocuğun yüzünde oluşturabildiğimiz bir gülümseme bile, daha güzel bir toplum için atılmış değerli bir adımdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu