Su döküp söndürelim mi? Benzin döküp yakalım mı?

Geçen haftaki son yazımda deprem sonrası Kuzey Kıbrıs’ın olası bir göç dalgasına uğrama ihtimalinin yüksekliğine ve bu durumun kontrolsüz olması durumunun bende yarattığı endişeye değinmiştim.
Muhtaç olana yardım eli uzatmak bir insanlık görevidir. Kıbrıs Türk halkı yaşanan olumsuz süreçte elinden gelenden de fazlasını ortaya koymuştur. Gerektiği sürece koyacağından da, kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Yazımın üzerinden henüz bir hafta geçmiş olmasına rağmen ülkemize yeni bir yaşam için deprem bölgesinden ülkemize gelen sayısında ciddi bir artış görülmekte.
İşgücü verimliliği sorunu ile kaçak işgücü sorunu çözülmemiş bir ülkede, şimdi yeni belirsizliklerle karşı karşıyayız.
Ateşi, su ile söndürmek de, üzerine benzin döküp, yangını körüklemek, hükümetin sorumluluğundadır.
Önümüzdeki birkaç yazımda size, ülkedeki ihracat ve üretimin içinde bulunduğu durumu rakamlarla ortaya koyarak, geçen hafta yıllık 4 milyar dolar ihracata ulaşan Hatay’ın işgücü yanında, düzeni temelden yıkılan sanayici ve ihracatla uğraşan iş insanları ile de iletişime geçilmesinin ve işbirliklerinin artırılmasının, özellikle bu dönemde, neden gerekli olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Ülkelerin ithalat ve ihracat dengeleri, genel ekonomik yapılanmaları ile doğrudan bağlantılıdır.
Bitmiş ürün üretimini, sanayi ve teknolojik gelişme yanında, sermaye ve işgücü ile birleştirebilen ülkelerde genel teamül ihracatın, ithalattan fazla olması yönündedir.
Bu denge, bir kural olmamakla beraber, kurgulanmış yapıdan yapıya farklılık gösterebilir.
İthalatın, servis üretimi ile karşılanabildiği başarılı modeller de, dünya üzerinde mevcut.
Bu noktada izlenen para politikası başta olmak üzere, kurgulanmış yapının kendine özgü avantajları, potansiyel katma değerle değerlendirilmesi, denge unsuru olarak öne çıkmakta.
Kaba bir benzetme olsa da, her ülke aslında bir markadır.
Dünya ise, aynı ürün gurubunda olanların birbirleri ile rekabet içinde olduğu bir pazar.
Markanızı ne şekilde satacağınıza siz karar verirsiniz.
Markanın başarısı ise, toplumsal refah ve mutlulukla ölçülür.
Bizde ise toplumsal refahta da mutlulukta da gözle görülür düşüş var.
Bu sebeple makroekonomik dengemizde ‘doğru’ ihracatın önemi büyüktür.
Bu yolda sanayicimize ve dolayısıyla doğru üretim ve ihracata ülkemizde verilecek her türlü destek ve teşvik kıymetlidir.
Doğru tanımlamasını kullanmamdaki sebep bugüne kadar verilmiş yanlış teşvik ve desteklerdir.
KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanlığı’na bağlı Ticaret Dairesi’nin verilerine göre KKTC’nin 2022 yılına ait sağlıklı ihracat verisine ulaşamamakla birlikte, 2021 yılında 106 milyon dolar, 2020 yılı ihracatı 101 milyon dolar. 2019 yılında gerçekleşen 82 milyon dolar ihracat dışında, son 5 yılın ihracat ortalaması bu civarda.
İnancım, doğru değerlendirme ve ARGE çalışmaları ile potansiyelimizin bu rakamların çok üzerine çıkarılabileceği yönündedir.
Rakamları salt değerlendirmek yüzeysel bir bakış olur. Özellikle üretim ve ihracat gibi hassas bir konuda, katma değerin üretimdeki payı okunmadan yapılan değerlendirilme, tek başına ihracat rakamlarını okumak açısından doğru bir yaklaşım olmaz.
İhracata yönelik yapılan üretimde ana belirleyici unsurlar katma değer, istihdam katkısı ve döviz girdisi, bizde bilerek veya bilmeyerek hesaplanmayan unsurlardır.
KKTC’nin mevcut koşulları ile üretimde avantajlı olduğu pazarların bile doğru ve detaylı çalışmasının yapıldığına inanmıyorum.
İhracat, hangi koşullarda, hangi rakiplere karşı, hangi belirsizliklerle üretim yaptığı belli olmayan şekliyle değil, ancak, bütünlüklü ve organize çalışmalarla birlikte mana kazanıp, ekonomide bir katma değer unsuru olabilir.
Bir sonraki yazımda bu konuyu işlemeye devam edeceğim…

