Gerçekler, Hayaller ve Sınırlar…

Kıbrıs meselesi, uzun süredir çözümsüz kalan karmaşık bir uluslararası sorun. Burada bir çözüm modeli önerilirken sadece teknik bir yaklaşım değil, aynı zamanda siyasi, sosyal, tarihsel ve jeopolitik dengeler de dikkate alınmalıdır.
Türkiye, yıllardır Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni “tanınmış bir devlet” olarak kabul ettiğini söylüyor. Ancak bu tanıma, uluslararası hukukta ve diplomaside geçerlilik kazanmış bir gerçeklikten çok, siyasi bir duruşun ifadesi gibi. Gerçekte KKTC, yalnızca Türkiye tarafından tanınıyor; bu da onu uluslararası toplumda egemen bir aktör haline getirmeye yetmiyor. Türkiye’nin bu konudaki diplomatik çabaları da, bugüne dek etkili bir sonuç doğurmuş değil.
Zaten dünya kamuoyunun böyle bir ayrılığı benimsemeye sıcak bakmadığı da ortada. Eğer Kosova örneğinde olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri, KKTC’yi tanıma yönünde bir irade ortaya koysaydı, belki durum farklı gelişebilirdi. Kosova, 2008 yılında Sırbistan’dan tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etti ve bugün aralarında güçlü Batılı ülkelerin de bulunduğu 100’den fazla BM üyesi tarafından tanınıyor. Oysa KKTC için böyle bir destek hiçbir zaman söz konusu olmadı.
Kıbrıs’ın güneyinde yer alan Kıbrıs Cumhuriyeti ise şanslı. Çünkü hem Avrupa Birliği’nin hem de genel olarak uluslararası toplumun “adanın ikinci bir devlete bölünmesi” fikrine net biçimde karşı çıktığı bir ortamda varlığını sürdürüyor. AB, her zaman birleşmiş bir Kıbrıs’ı destekledi. Onlara göre adanın tek bir devlet çatısı altında yeniden birleşmesi, Türkiye’nin etkisinde kalan bölünmüş bir yapıya kıyasla çok daha istikrarlı ve sürdürülebilir bir çözüm.
Ancak işin gerçeği şu: Bugün Kıbrıs meselesi, çözüm umutlarından çok çıkmazlarıyla gündemde. Mevcut Kıbrıs Cumhurbaşkanı Christodoulides, adadaki statükonun sürdürülemez olduğunu sık sık dile getiriyor. Fakat çözüm adına yaptığı öneriler, geçmişteki Crans Montana görüşmelerinin devam ettirilmesinden öteye gitmiyor. Bu da bir siyasi irade değil, daha çok bir nostalji hissi yaratıyor.
Sonuç olarak, Kıbrıs sorunu hâlâ yerinde sayıyor. Taraflar pozisyonlarını korurken, uluslararası toplum da statükoyu “zor da olsa idare edilir” görmeye devam ediyor. Ama bu kırılgan denge, er ya da geç daha büyük krizlerin habercisi olabilir.
