Ayı, köprüyü geçene kadar dayıdır

Hiç unutmam ve her fırsatta anımsatıp, anlatmaya bayılırım.
Yıllar önce İstanbul, Ortaköy’de “Dolu Düşün, Boş Konuş” isimli tiyatro oyununu izlemiştim.
Oyunun önde gelen iki oyuncusu Haluk Bilginer ile Zuhal Olcay’dı.
Oyunun temeli insanların çok yüzlülüğüydü.
Oyunun özü ya da verilen mesaj şöyle özetleniyordu:
“Toplumsal koşullanmalar, para tutkusu, karşısındakini kırma endişesi, başarısızlık, gülünç olma kaygısı vb. yüzünden “içi dışı bir” olamayan insanları ele alan “Dolu Düşün Boş Konuş”, bütün bu kaygılar sonucunda içindeki düşünceler açığa çıkarıldığında ne denli komik duruma düşüleceğini gösteriyor. Düşündükleriyle söyledikleri arasındaki karşıtlığın insanları nasıl sıkıntıya soktuğunu, insanoğlunun ne denli ikiyüzlü ve zavallı olduğunu gözler önüne seriyor.”
***
Anımsarım.
Haluk Bilginer, iş çıkışı eve dönmek istemiyor.
Ancak kaçınılmaz eve dönecek.
Evde kaynanası da kendileriyle birlikte.
Eve yaklaşırken, “O cadaloz karıyı yine göreceğim. Onun yüzünden evin kapısından bile içeri girmek istemiyorum” diye düşünüyor. Kapıdan içeri girip kaynanası ile yüzleştiği ana ise, “Anneciğim sen bir meleksin. İş çıkışı eve gelip canım eşimle birlikte seni görmek istediğim için uçarak geliyorum. Sen bir tanesin” içerikli sözler ve ardından kaynanasının yanağına kondurduğu öpücükler.
Oyunun akışı için benzer pek çok örnekler.
***
Oyunu izlememin üzerinden çok rahat on küsur yıl geçti.
Dolu Düşün Boş Konuş, oyunu aklımdan hiç çıkmadı.
Nedenini sorguladım elbette.
Bu sorgulamamın yanıtını buldum kendime göre.
Kıbrıs’ın kuzeyinde düşündükleriyle söyledikleri, kuzey ile güney kutbu kadar uzak çok insan var.
Hele siyaset dünyamızda dolu düşünüp boş konuşanlar en uzun ömürlü olanlar.
Bazılarının bu haline öylesine alışıldı ki, “Yalancıların kralıdır” deniliyor, gülerek.
Daha da önemlisi düşündükleri ile söyledikleri örtüşmeyen, yani özü sözü bir olmayanlar yıllarca sandıktan çıkmayı da başarıyor.
***
Elbette bunu salt siyasetin önde gelenleriyle sınırlı tutmak yanlış olur. Bu durum son yıllara medyanın da yaygın hastalığı olmuştur.
Böyle olduğu içindir ki, politikacılarla birlikte basın da itibar, güvenilirlik erozyonu yaşıyor.
Gazetecilerin arasına sızmayı başarmış öyle isimler var ki, siyasetçiyle ilişkileri BOZACININ ŞAHİDİ, SIRACI gibidir.
Bunlar genelde konuşup soru sormazlar… Genelde “şahitlikleri” yazılı olarak sonradan gelir.
Bazıları için gazetecilik istenileni yazmaktır, yani, ARZUHALCİLİKTİR.
Böyle gazetecilerin, ustasının, “al bu pantolonun boyunu iki santim kısalt” diyerek verdiği pantolonun boyunu iki santim kısaltan terzi çırağından fark yoktur.
***
Kolay ya da hızla unutanlar için “BALIK HAFIZALI” denir.
Balıklar gerçekten çok hızlı mı unutur?
Bu konuda farklı yaklaşımlar var.
Sonuçta hızlı unutanları BALIK HAFIZALI denildi, herkes de balık hafızalı denildi mi kolay unutanı anladı.
Kıbrıslı Türkler, balık hafızalı mı?
Kıbrıslı Türklerin, çatışma, savaş dönemi anıları hariç genelde kolay unuttuğunu söyleyebilirim.
İnsanlar şahsen kendilerine atılan “kazıkları” da kolay unutmaz.
Toplumsal, zümresel birliktelik içinde topluca “kazıklanmalar” her ne halse kolay unutulur.
Adı da çok kolay konulur. “ÇOKLUKTA ÖLÜM BİLE TATLIDIR.”
Çoklukta ölüm bile tatlıyken, sorumlu konumda olanlarım attığı kazık mı tatlı gelmeyecek?
***
İşte toplumun bu yaklaşım biçimi ya da toplumsal zayıflık, siyasetçiyi gelecek düşüncesinden uzak her türlü adımı atma bakımından cesaretlendirir.
O gün işe yarayacağı inancıyla çok kolay vaatler verilen, namus sözleri, seslendirilir.
Ayı, köprüyü geçene kadar dayıdır.
Köprü geçildikten sonra, bir sonraki seçime kadar D’ayı’nın, D’si düşürülür D-ayı, ayı olur.
Verilen sözler unutulurken kılıf bulmaktan daha kolay ne var ki?
Mutlu bir Pazar günü diliyorum…




