Siparişle fikir üretilemez. Talimatla vicdan çalıştırılamaz…

Bu içerikle yazmak, dün akşam aklımın ön tarafında yoktu. Önceki gün, Yüksek Mahkeme’de bir oturum izledim. Tamamen ilkesel yaklaşımlarla yazmak istiyordum gözlemlerimi. Ancak fikrimi değiştirdim. Aşağıdaki satırları sizlere aktarmaya öncelik verdim.
***
Emek…Bir kelime, ama içine insanın bütün hikâyesi sığar.
Emekçi mi dersiniz, işçi mi?
İkisi de aynı kapıya çıkar… Onurlu uğraş.
Alın terinin rengi yoktur… Kokusu yoktur… Ama değeri çoktur. O değer, insanın kendisine duyduğu saygının da aynasıdır.
Bu yaklaşımla, “Seks işçisinin namusuna kimse söz edemez” derim.
Toplumun en kolay yargıladığı alanlardan biridir. Ama en az düşündüğü, eline fırçayı alıp, çıkmayan boyayla, boyadığı.
Mehmet Ekin Vaiz çok iyi anımsar. Bir gün, program çekiminde emekli bir fahişe ile yan yana geldim.
O program yayınlandığı zaman, yan yana oturuşumuzun bana zarar vereceğini düşündü. Program sonrası ağladı da. Tepki koymuştum ağlamasına ve “Benim yanıma kimin oturacağına ben karar veririm. Dahası sen ne yaptıysan namusunla yaptın. Esas fahişe, beyinleri ve çıkar ilişkileriyle fahişelik yapanlardır.” demiştim.
Çünkü ben görüntü birlikteliklerine değil, insana, mesleğe değil, emeğin onurla buluşmasına bakarım…
O kadının hayatı, tercihlerinden ibaret değildi. Şartları vardı. Zorunlulukları vardı.
Belki de hayatta kalma mücadelesi… Ve o mücadele, her türlü saygıyı hak eder.
Toplumun iki yüzlülüğü tam da burada başlar. Gizlice tükettiğini, açıkta aşağılar.
İhtiyaç duyduğunda, ahlaksızlıkla yaftalar.
Ama gerçek değişmez: Emek emektir.
***
Gelelim düşünce işçiliğine… Bu başka bir kulvar.
Daha görünmez, daha ağır, daha sorumluluk yüklü. Çünkü burada üretilen, fikirdir.
O fikirler bazen, hayatları etkiler, farklı düşünceleri tetikler.
Bir gazeteci… Özellikle köşe yazarı… Sadece yazmaz. Yön işaret eder. Algı oluşumunda rol oynar. Zihinlere dokunur.
Bu yüzden düşünce işçiliği, sıradan bir meslek değildir. Kendi içinde ahlakı olan bir disiplindir.
Haber dediğin objektif, tarafsız olacak.
Ama biliyoruz ki, bazı haberler, ya da bazılarının haberleri büyütülür, bazılarının küçültülür.
Bazı seslere mikrofon uzatılır, bazıları susmuş sayılır..
İşte tam burada başlar sınav. Yorum yapmak… Yazmak… Konuşmak…
Bunlar özgürlük olduğu kadar, sorumluluktur. Bu sorumluluk, direnç, etik bir direngenlik ister.
Herkes yazabilir. Ama herkes toplumsal yarar amacıyla, doğruyu yazamaz.
Köşe yazarlığı, yorumculuk… Hep yazar söylerim, terzi çıraklığı “Al bu pantolonu, paçasını iki santim kısalt” benzeri iş değildir.
Siparişle fikir üretilemez. Talimatla vicdan çalıştırılamaz.
Köşe yazarlığı, arzuhalcilik de değildir. Güç sahiplerinin istediğini yazan bir kalem, kalem değildir.
***
Rahmetli Doğan Harman’ın Kıbrıs Türk basınına armağanı bir söz var.
“Satılık değil, kiralığım.”
İnsanların gerçek duruşu, sakin zamanlarda anlaşılmaz. Deprem gibi, sarsıntı gerekir.
Şimdi olduğu gibi, hayatı yerinden oynatan, fincancı katırlarını ürküten anlar… İşte o anlarda ortaya çıkar herkesin kapasitesi, direnci ve de ahlakı.
Kim, eğilir?
Kim, susar?
Kim, satar?
Kim dimdik kalır?
Ben o sarsıntıları severim. Çünkü maskeler düşer. Geriye tek bir değer kalır:
İnsanın kendisi… Emekle, kalemle, duruşla…
Gerçek olan neyse, onunla.




