“Sahnede oynadım, hayatta hiç oynamadım”

Hatice Tezcan, Kıbrıs Türk Tiyatrosunun değerli sanatçılarından biri. Önce televizyon programıma konuk oldu, sonra, oturup sohbet ettik. Felsefi derinliği olmayan sanatçıyı her zaman eksik bulurum. Hatice Tezcan’ı sahne performansından öte derinlikli, devrimci düşünen bir sanatçı olarak bir kez daha alkışlayarak dinledim.
Çok yüzlü olmadığını bakınız ne güzel anlattı:
“Sahnede sürekli başkaları olsam da hayatın içinde hiçbir zaman bir başkası olmaya çalışmadım. Belki kendimin daha iyisi olmak olabilir, ama başkası olmak değil. Bunu son derece yorucu ve yapay bulurum. Kendiyle barışık olamamak büyük bir eziyet olmalı. Sahne, rol yapmanın yeridir; hayatsa insanın kendisi olabildiği tek alan. Gündelik hayatta oynadığım oyunlardan replikler zaman zaman ağzımdan dökülse de, ben rolümü sahnede bırakırım, gerçekliğimi samimiyetimi ise hep yanımda taşırım.”

İşte sohbetimiz…
HASTÜRER: Her oyunda farklı bir karakter. Bu sizi hayatın gerçeğinden koparmıyor mu?
TEZCAN: Tiyatro beni hayatın gerçeğinden koparmadı. Aksine Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun toplumcu gerçekçi tiyatro anlayışı beni tam da hayatla mücadelenin ortasında tuttu. Repertuvarımızdaki oyunları seçerken, bu oyunları sahnelerken hep sözü olan güçlü sesi olan oyunlar sahnelemek üzere hareket ettik.
HASTÜRER: Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, toplumcu gerçekçi tiyatro örnekleriyle bizleri buluşturur. Böyle bir tiyatro sahnesini nereye kurar?
TEZCAN: Toplumcu gerçekçi tiyatro sahneyi hayatın karşısına değil tam da ortasına kurar; çünkü sanatın görevi kaçmak değil, yüzleşmektir, yüzleştirmektir. Bu anlayıştaki oyuncu da yazar da yönetmen de oyunu ve sahneyi bir direniş ifadesi olarak görür, öyle yaşar. Oyun kavramı burada yalnızca kurmaca bir metin değil; hayatın, emekçilerin, yoksulların, suskun bırakılmışların, ezilenlerin, egemenlerin, azınlıkların hikâyelerini görünür kılan kolektif bir üretim alanıdır.

HASTÜRER: Tiyatro kollektif bir üretim…. Seyircinin önüne ne koyuyorsunuz?
TEZCAN: Kollektif üretimle var ettiğimiz sahne, gündelik hayatın içindeki çatışmaları, adaletsizlikleri ve umutları büyüterek seyircinin önüne koyar; böylece izleyen herkes kendi yaşamıyla hesaplaşma cesareti bulur.
Tiyatronun kapısından kafasında bir cümleyle çıkar gider. Etine bir kıymık batmış olur. Hayatla mücadele ederek üretmek, tam da bu noktada anlam kazanır: Sanatçı, toplumsal gerçekliği estetize ederken onu yumuşatmaz, eğip büküp güzeli yansıtmaya çalışmaz. Aksine çelişkileri açığa çıkarır, çıplak gerçeği gösterir ve değişimin mümkün olduğunu, gücümüzü hatırlatır. O zaman tiyatro, kuru bir eğlence değil, bir kaçış değil; hayatın kendisiyle omuz omuza verilen bir mücadeleye dönüşür.
HASTÜRER: Yalın bir soru olacak ama, seyirciyi ne olarak görüyorsunuz?
TEZCAN: Biz seyirciyi sadece pasif bir izleyici olarak değil, gerçeğin ve gerçekliğin tam da farkında olan bir özne olarak görüyoruz. Aynı hassasiyeti ben yazıp yönettiğim çocuk oyunlarında da gözetiyorum. Benim için hayatın gerçekleri, olumsuzluklar, hastalıklar, ölüm, kayıp, hayal kırıklığı, engeller gibi bir takım olumsuzluk içeren kavramlar kaçılacak saklanacak şeyler değil. Çocuğa başa çıkabilmesi için, kendini var edebilmesi için yaşlarına uygun olarak, dozu iyi ayarlanmış olarak, gerektiğinde psikologların da görüşleri alınarak aktarılacak, gösterilecek şeylerdir.
HASTÜRER: Çocuğu gerçekle yüzleştirmek…
TEZCAN: Toz pembe bir dünya tasviri yapmak bana çocuğu kandırmak ve esas dünyayla baş başa bıraktığımızda da haksızlık yapmış olmak gibi geliyor. Bir çocuğun ‘beni kandırdınız böyle değilmiş’ demesi ne kadar da üzücü olur. O yüzden her çocuk oyunu sahnelediğimde, hadi gelin çocuklar birlikte şaşıralım, birlikte isyan edelim, birlikte anlayalım, birlikte hak verelim, birlikte üretelim, birlikte üzülüp birlikte gülelim diyorum.

HASTÜRER: Sahnede oynamaya alışan hayatta da oynamıyor mu?
TEZCAN: Sahnede oynadım, hayatta hiç oynamadım. Sadece bir cümle değil, bir duruşun özeti aslında. Sahnede farklı karakterlere bürünüyorum, o karakterlerin duygularını taşıyorum, acılarını, sevinçlerini yaşıyorum. Işıklar altında sahneye çıkıyorum, alkış, beğeni, bazen eleştiri. Ve bunu büyük bir samimiyet ve inançla yapıyorum. Seyirciyi ikna etmeden önce kendimi ikna ediyorum.
O karakterin ayakkabılarının içine giriyorum yani. Seyircinin sahnede izlediği şeye güvenmesini çok önemli buluyorum. Yapaylıkla -mış gibi yapmakla çok büyük derdim var, ne oyuncu ne de seyirci olarak sahnede asla böyle bir şeye tahammül edemiyorum. Seyirciyle arama mesafe koymaktan, aramızdaki bağı koparmaktan, seyircinin kalbinden uzaklaşmaktan çekinirim. O yüzden oynadığım şeye büyük bir inançla ve samimiyetle bağlıyım. Her ne oynarsam oynayım bu böyledir.
Sahnede sürekli başkaları olsam da hayatın içinde hiçbir zaman bir başkası olmaya çalışmadım. Belki kendimin daha iyisi olmak olabilir, ama başkası olmak değil. Bunu son derece yorucu ve yapay bulurum. Kendiyle barışık olamamak büyük bir eziyet olmalı. Sahne, rol yapmanın yeridir; hayatsa insanın kendisi olabildiği tek alan. Gündelik hayatta oynadığım oyunlardan replikler zaman zaman ağzımdan dökülse de, ben rolümü sahnede bırakırım, gerçekliğimi samimiyetimi ise hep yanımda taşırım.
HASTÜRER: Yalnız kalmayı sever misiniz?
TEZCAN: Hayatın manasını paylaşmakta kalabalıklarda ve üretimde görsem de kimi zaman yalnız kalmak sessizleşmek ve hatta şarj olmak için tek başıma kalabileceğim bir alan yarattım kendime. Böylece dengede kalmak kolaylaşıyor.
Öğrenmenin insanı taze tuttuğuna olan inançla, ikinci lisans eğitimimi plastik sanatlar üzerine yaptım. Böylece bir atölyeye kapanıp, bir beyaz kağıda sığınıp, boyayla, kille kendi iç sesimden başka bir şeye maruz kalmadan yaratmaya ifade etmeye dönüştürmeye çalışıyorum. İnsanın kaçacak bir yerinin olması çok değerli.

HASTÜRER: Sinemayı nereye koyarsınız?
TEZCAN: Doğru, diğer taraftan da sinema var. Sinema da beni hala şaşırtan hiç bitmeyen hep kalan kalıcı olan bir üretim alanı. Kendimi hala tam anlamıyla çözdüğüm bir alan değil. Kesinlikle çok daha fazla üretim yapmak istediğim çok daha fazla kendimi denemek, farklı roller farklı yönetmenler farklı ülkeler deneyimlemek istediğim bir disiplin. Sinema açısından bizim çapımızda üretim yapan bir ada oyuncusu olarak şunu sevinçle söyleyebilirim ki, oynadığım kısa ve uzun metraj filmler festivallerde yarıştı, Almanya ve Amerika’da uluslararası festivallerde birincilik ödülleri aldı, Oscar seçmelerine katıldı, Altın Portakal Film Festivalinde gala yaptı.
Adadaki yetenekleri düşündüğümde, maalesef bütçe, sponsorluklar vizyon konuları da gündeme geliyor ve ne eksiğimiz var diye düşünmekten geri kalamıyorum.
HASTÜRER: Sanatçı bir anne olmak…
TEZCAN: Evet, aynı zamanda bir anneyim. Dünyamın en güzel şeyi. Oğlum Tayla doğduğunda kalbimde bilmediğim bir kapı açılmış gibi hissettim. Daha önce hiç bilmediğim bir şekilde sevmeye başladım. Seyretmeyi en çok sevdiğim insan.
Daha küçükken oyuncu ya da yönetmen olur mu diye hayal kurardım ama o bambaşka bir yola ilgi duyan felsefe ve politika okumak isteyen genç bir adam. Kariyer konusunda babasının izinde.
Daha çok küçükken bile yaptığı yorumlarla derinliği olan bir çocuk olduğunu fark etmiştik. Henüz okumayı bile doğru düzgün bilmediği zamanlarda bana ‘Üzülme baban bir daha ölmeyecek’ demişti. Neyse ki bütün bu sözleri bir kenara not etmeyi akıl edebilmişim.

HASTÜRER: Sanırım anneniz Ersev Tezcan’ın da hayatınızda özel bir yeri var…
TEZCAN: Özel bir yeri var, demek hafif kalır. Annem Ersev Tezcan, bizi tek başına büyütmek zorunda kalmış, yalnız bir ebeveyn.
Ben doğduktan 40 gün sonra babamı kaybettik. Onu hiç tanıyamadığım için, çocukken babam yok derdim, öldü demek yerine. Ve hatta bununla o kadar erken yaşta barışmak ve bu konuyu sırtlanmak zorunda kaldım ki, fazlasıyla ironik ama babasını kaybeden arkadaşlarıma acıma merhamet arası bir duyguyla yaklaştım.
Ama çocukken bazı sıkıntılara adapte olmak sandığımızdan daha basit. Bazen espri olsun diye babalar gününde annemi de kutlarım. Tek ebeveyn olmak dünyanın bütün yükünü sırtlanmak gibi. Annem bizi büyütürken bir yandan hem çok merhametli hem çok sert hem çok verici hem çok koruyucu olmak zorundaydı. Tabii ki her evde olduğu gibi çatışma bizim evimizde de olmazsa olmazdı, diğer yandan da oyun. Ama mücadele etmek hayatla başa çıkabilmek ve öğrenmek için ikisi de gerekli: çatışma ve oyun.




