Girne’de bir mahkeme salonu.

Sanık sandalyesinde 17 yaşında bir çocuk.
İddiaya göre birkaç gün önce adaya “tetikçilik” amacıyla getirildi. Bir çetenin talimatıyla hareket etti. Henüz reşit bile değil.
Kimseye zarar gelmemiş olması elbette teselli. Ama asıl sorulması gereken soru şu: Bu noktaya nasıl gelindi?
Girne’de yaşanan bu olay, tekil bir adli vaka olarak görülüp geçiştirilemez. Çünkü burada mesele sadece bir çocuğun işlediği iddia edilen suç değil; bir sistemin alarm veren açıklarıdır. Güvenlik zaafiyeti, denetim eksikliği ve çocukların suç örgütleri tarafından kolaylıkla kullanılabilir hale gelmesi…
Bir ülkeye 17 yaşında bir genç, organize bir yapının yönlendirmesiyle “tetikçi” olmak için gelebiliyorsa, burada iki büyük sorun vardır. Birincisi sınır ve giriş denetimleri. İkincisi ise çocukların uluslararası suç ağları tarafından bu kadar rahat devşirilebilmesi.
Artık suç örgütleri, yetişkinleri değil çocukları tercih ediyor. Çünkü çocuklar daha az şüphe çekiyor. Çünkü cezai sorumlulukları farklı. Çünkü manipüle edilmeleri daha kolay. Yoksulluk, umutsuzluk, aile içi sorunlar, eğitimsizlik… Hepsi suç örgütlerinin elinde birer “insan kaynağı” dosyasına dönüşüyor.
Ama burada sadece gönderenler değil, kabul eden zemin de sorgulanmalıdır.
Bu ülkeye kimler, hangi denetimlerden geçerek giriyor? Reşit olmayan bir çocuğun kısa süreli ve organize bir suç amacıyla adaya gelebilmesi nasıl mümkün olabiliyor? Bu sorulara net, şeffaf ve kamuoyunu tatmin eden cevaplar verilmedikçe “güvenlik güçlerimiz görev başında” demek yeterli olmayacaktır.
Öte yandan, meseleyi yalnızca güvenlik perspektifine indirgemek de eksik olur. Çünkü ortada suça sürüklenen bir çocuk gerçeği var. 17 yaşında bir genç, hayatının baharında, bir mahkeme salonunda geleceğini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Onu o noktaya getiren sosyal koşullar da en az suçun kendisi kadar tartışılmalıdır.
Bugün tetikçi olarak kullanılan çocuk, dün okul sırasındaydı. Belki futbol oynaması, üniversite hayali kurması gerekiyordu. Ama birileri ona silahı, paradan ve gelecekten daha cazip gösterdi.
Bu olay bize üç şeyi hatırlatıyor:
Birincisi, güvenlik yalnızca polis sayısıyla sağlanmaz; etkin istihbarat, sınır kontrolü ve uluslararası iş birliği gerekir.
İkincisi, çocukları korumayan toplumlar suç örgütlerine insan kaynağı üretir.
Üçüncüsü, şeffaflık olmadan güven inşa edilemez.
Eğer bugün “kimse zarar görmedi” diye rahatlıyorsak, yarın aynı şansı bulamayabiliriz. Çünkü suç örgütleri boşlukları sever. Denetimsizliği sever. Sessizliği sever.
Girne’deki o mahkeme salonu, aslında hepimize bir ayna tutuyor.
O sandalyede oturan sadece bir çocuk değil.
Orada, ihmallerin, eksik politikaların ve görmezden gelinen sosyal yaraların da yargılandığını görmek zorundayız.
Aksi halde bu hikâyeler tekil kalmayacak. Ve biz her seferinde aynı cümleyi kuracağız:
“Kimsenin zarar görmemiş olması tek teselli.”
