Zanlı mı, Tanık mı? Hukukun Gri Alanında Siyaset…

Kuzey Kıbrıs’ta siyaset ile hukuk arasındaki çizginin ne kadar inceldiğini bir kez daha gösteren çarpıcı bir tabloyla karşı karşıyayız. Özgür Gazete’nin aktardığına göre, “sahte diploma” davasında UBP Girne Kadın Kolları eski Başkanı Fatoş Ünal’ın yargılandığı süreçte dinlenen bir tanığın beyanları, dosyanın seyrine dair ciddi soru işaretleri doğurdu. Savcılığın tanığı olarak dinlenen Serdal Gündüz’ün şahadetiyle, Meclis Başkanı Ziya Öztürkler’in söz konusu soruşturmanın en başından beri zanlı konumunda dosyada yer aldığı iddiası kamuoyunun gündemine oturdu.
Bu noktada mesele yalnızca bir isim ya da bir unvan meselesi değildir. Asıl sorun, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesinin hangi noktada devre dışı kaldığıdır. Eğer bir soruşturmada adı geçen, hatta zanlı konumunda olduğu iddia edilen bir kişi, kamuoyuna bu sıfatla yansıtılmadan en üst düzey devlet makamlarından birinde görev yapabiliyorsa, burada ciddi bir sistemsel problem var demektir.
Hukukun temel ilkelerinden biri şudur: Kimsenin suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olana kadar kesinleşmez. Bu ilke elbette tartışmasızdır. Ancak aynı hukuk düzeni, kamusal görev üstlenen kişilerin, en küçük şaibede dahi topluma karşı daha yüksek bir sorumluluk taşıdığını da kabul eder. Mesele “suçlu mu, değil mi?” sorusundan önce, “kamuoyu doğru ve zamanında bilgilendirildi mi?” sorusudur.
Daha da vahimi, bir kişinin zanlı mı yoksa yalnızca ismi geçen biri mi olduğu konusunda netlik olmaması değil; bu netliğin bilinmesine rağmen paylaşılmamış olabileceği ihtimalidir. Eğer iddia doğruysa, bu durum yargıya olan güveni zedelerken, siyasetin hukuku nasıl gölgeleyebildiğini de acı bir şekilde gözler önüne serer.
Bu ülkede sorun tekil davalar değildir. Sorun, her yeni dosyada yeniden karşımıza çıkan “herkes için eşit hukuk” ilkesinin pratikte ne kadar uygulanabildiğidir. Sıradan bir vatandaş için hızla işleyen süreçler, konu siyasetçi olduğunda neden ağırlaşıyor, bulanıklaşıyor ya da görünmez hâle geliyor?
Toplumun adalete olan inancı, mahkeme salonlarında verilen kararlardan çok, o salonlara kimlerin, hangi koşullarda ve hangi sıfatlarla girdiğiyle şekillenir. Bugün cevap bekleyen soru şudur: Bu dosyada gerçekler mi geç ortaya çıktı, yoksa gerçekler zaten ortadaydı da biz mi geç öğrendik?
Eğer ikincisi doğruysa, mesele bir dava olmaktan çıkmış, doğrudan demokrasi ve hukuk devleti meselesine dönüşmüştür.
