Erhürman, SEÇİLMİŞ, Tatar, “gezici cumhurbaşkanı” olsun!!!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, uluslararası alanda Türkiye dışında başka bir ülke tarafından tanınmasa da fiilen vardır ve yaşamaktadır. Bunu inkâr etmek, güneşli bir günde, güneşi inkâr etmeye benzer.
Anayasamız var mı? Var.
Meclisimiz var mı? Var.
Bağımsız yargımız var mı? Var.
Yürütme organı olarak hükümetimiz var mı? Var.
Kısacası, bir devlette bulunması gereken temel kurumların tamamı vardır.
***
Evet, ölçeğimiz küçüktür. Nüfusumuz azdır. İmkânlarımız sınırlıdır. Ancak devlet olmanın kurumsal unsurları bakımından eksik değiliz.
Yurt dışından gazeteci dostlarla sohbet ettiğim zaman, hatta gazeteci olmayanlarla bile karşılaştığımda en çok şaşırdıkları konu şudur:
“Gerçekten her gün yazıyor musun?” “Evet” dediğimde hayretlerini gizleyemezler.
Ben de onlara aynı cevabı veririm:
“Gazeteci için, hele de nitelik sorgulama özeni olmayan bir gazeteci için Kuzey Kıbrıs tam anlamıyla konu cennetidir. Saygı duymadığınız insanları yorumlamayı mideniz kaldırmıyorsa işiniz çok zordur. Yazmaya karar verdiğinizde eleştirel olsa da gerçekten zorlanırsınız.”
***
Ardından şu gerçeği de eklerim:
Bu cennetin konularının büyük çoğunluğu aslında mide bulandıran, insanı karamsarlığa sürükleyen cehennemlik konulardır.
Çünkü liyakatin yerini sadakatin aldığı, sadakatin de çoğu zaman yalakalıkla karıştırıldığı bir düzende yaşananlar bunlardan çok daha hafif olamaz.
Liyakatın olmadığı yerde adalet kök salamaz.
Adaletin olmadığı yerde demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret kalır.
Demokrasinin gerçek anlamını yitirdiği yerde ise insan haklarından söz etmek giderek zorlaşır.
İşte bu zincir, birbirine bağlı halkalar gibidir.
Bir halka koptuğu zaman gerisi de peşinden gelir.
***
Elinizi vicdanınıza koyun… Bu ülkede ceketinizi ilikleyerek önünde saygıyla duracağınız kaç kişi kaldı?
Görev unvanı nedeniyle değil… Kişiliğiyle… Dürüstlüğüyle… Birikimiyle… Karakteriyle…
İnsan bazen bunun cevabını vermekte zorlanıyor.
Hayat bana ilginç bir gerçeği de öğretti.
Bazı insanlara duyduğum saygı, görevleri devam ederken değil, görevleri sona erdikten sonra artıyor.
Çünkü makamın ağırlığı ve toplumsal beklentiler gidince, geriye insanın kendisi kalıyor.
Hoşgörüsüne güvenerek beşinci cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ı buna örnek gösterebilirim.
Cumhurbaşkanlığı performansını görevde bulunduğu süre boyunca birçok açıdan yetersiz bulduğumu defalarca ifade ettim.
Sadece ifade etmekle, yazmakla kalmadım. Kendisine de, eşine de yüzlerinden öte, gözlerinin içine baka baka uyarılarımı yaptım.
Ya anlatamadım… Ya da anlamak istemediler.
***
Aradan geçen zaman, birçok konuda yaptığım uyarıları doğruladı.
Ersin Tatar’la, birkaç gün önce telefonla, bol gülümsemeli bir sohbet yaptık.
Geçtiğimiz hafta BRT’de katıldığı programda, İlber Ortaylı konusunda takındığım tavır nedeniyle ismimi vermeden beni eleştirdi.
Vallahi de rahatsız olmadım. Billahi de… Konuşurken de hiç anımsatmadım.
Telefon konuşmamız sırasında kendisine, görevden ayrıldıktan sonra gezi temposunun oldukça arttığını söyledim. Ardından da gülerek şu öneriyi yaptım:
“Bana kalsa iki cumhurbaşkanımız olsun. Biri makamdaki, seçilmiş cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, diğeri de gezici cumhurbaşkanı. Gezici Cumhurbaşkanı için seçime de gerek yok. Bana göre Ersin Tatar, sağlığı uygun olduğu sürece bu ülkenin en başarılı gezici cumhurbaşkanı olur!!!”
Beklediğim gibi kızmadı. Öfkelenmedi. Tepki göstermedi. Güldü.
İşte bu hoşgörü önemlidir. Siyasette fikir ayrılığı kaçınılmazdır. Eleştiri de olacaktır. Ancak eleştireni düşman gibi görmek, siyaset kurumunu küçültür.
Keşke Ersin Tatar’ın bu hoşgörüsünün küçük de olsa bir bölümü, siyasetçilerimizin büyük çoğunluğunda bulunsaydı.
İnanın bana… Bugün konuştuğumuz sorunların önemli bir kısmını konuşuyor olmazdık. Ama ne gezer…




