Güven Tek Taraflı İnşa Edilemez…

Kıbrıs meselesinde yine güven konuşuluyor. Güven artırıcı önlemler, güven aşındırıcı hareketler, karşılıklı adımlar, diplomatik girişimler… Sözcükler tanıdık, açıklamalar birbirine benziyor, beklentiler ise yıllardır aynı kısır döngünün içinde dönüp duruyor.
Peki, gerçekten güveni yeniden inşa etmek mi istiyoruz, yoksa kendi haklılığımızı anlatırken karşı tarafın yanlışlarını sıralamaya devam etmek mi?
İşte tam da bu noktada kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Güven aşındırıcı hareketler yalnızca Hristodulidis’in yaptıklarından mı ibaret, yoksa kendi tarafımızda görmezden geldiğimiz, üzerini örttüğümüz ve yüzleşmekten kaçındığımız davranışlar da bu tablonun bir parçası mı?
Umarım bu kez meseleye yalnızca karşı tarafın hatalarını teşhir etmek üzerinden yaklaşmayız. Umarım güveni aşındıran hareketler değerlendirilirken, kendi tutarsızlıklarımızı da masaya yatırma cesaretini gösterebiliriz.
Çünkü diplomasi, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını kayda geçirmek değildir. Diplomasi, gerektiğinde kendi yanlışlarımızı da görebilmek, kendi sözümüzle eylemimiz arasındaki çelişkileri giderebilmek ve çözüm iradesini inandırıcı kılabilmektir.
Peki, yılların emeğiyle oluşturulan Birleşmiş Milletler parametrelerini hiçe sayarak New York’ta iki devlet söylemini yüksek sesle dile getirmek, güveni aşındıran bir hareket değil midir?
Elbette bir siyasi görüşü savunmak herkesin hakkıdır. İki devlet tezini savunanlar da düşüncelerini ifade edebilir. Ancak yıllardır yürütülen müzakerelerin, üzerinde uzlaşılan parametrelerin ve uluslararası diplomatik zeminin varlığını yok sayarak bir başka söylem geliştirdiğinizde, bunun müzakere masasına ve karşılıklı güvene etkisini de hesaba katmak zorundasınız.
Bir yandan uluslararası toplumdan çözüm için destek beklerken diğer yandan o toplumun yıllardır temel aldığı parametreleri bütünüyle reddetmek, kendi siyasi pozisyonumuz açısından bir tutarsızlık yaratmıyor mu?
Eğer bir strateji değişikliği söz konusuysa bunun gerekçeleri, hedefleri ve sonuçları açıkça ortaya konulmalıdır. Yoksa bir taraftan çözüm iradesinden söz edip diğer taraftan çözümün üzerinde şekillendiği zemini ortadan kaldırmaya çalışmak, diplomatik inandırıcılığımızı zedelemez mi?
Güven, yalnızca karşı taraftan beklenen bir davranış değildir. Güven, önce kendi duruşumuzun tutarlılığıyla başlar.
Bir başka mesele de Kıbrıslı Rumlara ait taşınmaz mallar ve Maronit köyleriyle ilgili politikalarımızdır.
Bu konuların hukuki, siyasi ve mülkiyet boyutları elbette vardır. Bunların hiçbirini basite indirgemek mümkün değildir. Ancak meseleleri yalnızca kendi siyasi hesaplarımız doğrultusunda ele almak, mülkiyet haklarının doğurduğu hassasiyetleri görmezden gelmek ve uzun vadeli sonuçları hesaba katmadan hareket etmek, karşılıklı güvene zarar vermez mi?
Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm arıyorsak, yalnızca kendi toplumumuzun hassasiyetlerini değil, karşı toplumun endişelerini de anlayabilmeliyiz. Empati yapmak, karşı tarafın bütün tezlerini kabul etmek değildir. Empati, onun neden kaygı duyduğunu anlamak ve kendi politikalarımızın bu kaygıları nasıl etkilediğini değerlendirebilmektir.
Üstelik bunu yaparken kendi haklarımızdan vazgeçmek zorunda da değiliz. Tam tersine, haklarımızı daha güçlü savunabilmenin yolu, onları tutarlı, hukuki ve inandırıcı bir zeminde ortaya koymaktan geçer.
Çözüm istemek, yalnızca bir siyasi sloganı tekrarlamak değildir. Çözüm istemek, samimiyet, tutarlılık ve karşılıklı anlayış gerektirir.
Diplomaside başarı, karşı tarafın yanlışlarını dünyaya anlatmakla sınırlı değildir. Asıl başarı, karşı tarafı da yanlışlarından uzaklaşmaya ikna edebilmek, onu ortak bir zemine çekebilmek ve karşılıklı güvenin yeniden kurulmasını sağlayabilmektir.
Aksi hâlde ne olur?
Biz elli yıl daha onların yanlışlarını anlatırız. Onlar da elli yıl daha bizim yanlışlarımızı sıralar. Her iki taraf kendi haklılığını ilan eder, kendi toplumunu kendi tezlerine inandırmaya çalışır ve her yeni nesil, kendisinden önceki nesillerin çözemediği aynı sorunla yüzleşir.
Zaman geçer, kuşaklar değişir, siyasi liderler gelir gider; ama Kıbrıs meselesi yerinde saymaya devam eder.
Ne var ki bu kısır döngünün bedeli iki toplum açısından aynı değildir. Bugünkü statükonun devamından farklı biçimlerde etkilenen iki toplum arasında, Kıbrıslı Türklerin uluslararası alandaki sınırlılıkları, siyasi belirsizlikleri ve gelecek kaygıları özellikle ağır sonuçlar doğuruyor.
Bu nedenle meseleyi yalnızca kimin daha haklı, kimin daha haksız olduğu üzerinden tartışamayız. Asıl sorumuz şudur: Bu gidişat devam ederse geleceğimizi nasıl koruyacağız?
Çünkü zamanın aleyhimize işlediğini görmezden gelemeyiz. Gençlerimizin geleceği, ekonomik sürdürülebilirliğimiz, uluslararası görünürlüğümüz ve toplumsal varlığımız, bitmeyen bir siyasi hesaplaşmanın insafına bırakılamaz.
Kıbrıslı Türklerin geleceği, yalnızca karşı tarafın ne yapacağına bağlı değildir. Kendi siyasetimizin ne kadar akılcı, tutarlı ve sonuç alıcı olduğuna da bağlıdır.
Bu yüzden güven artırıcı önlemler konuşulurken, yalnızca Hristodulidis’in attığı veya atmadığı adımlara bakmak yetmez. Bizim attığımız adımları, kullandığımız dili, ortaya koyduğumuz politikaları ve kendi içimizdeki çelişkileri de değerlendirmek gerekir.
Karşı tarafın hatalarını görüp kendi hatalarımıza gözlerimizi kapatırsak, güven inşa edemeyiz. Yalnızca güvensizliği karşılıklı olarak derinleştiririz.
Unutmayalım ki diplomasi, kimin daha yüksek sesle konuştuğunun değil, kimin daha doğru zeminde durduğunun ve kimin sonuç alabildiğinin sanatıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey, yeni sloganlar ya da karşılıklı suçlamalar değil; gerçekçi bir siyasi akıl, tutarlı bir duruş ve gelecek nesillere karşı duyulan sorumluluktur.
Çözümü gerçekten istiyorsak, önce kendimizle yüzleşmeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü kendi yanlışlarımızı düzeltmeden karşı tarafın yanlışlarını düzeltemeyiz. Kendi tutarsızlıklarımızı gidermeden başkalarından tutarlılık bekleyemeyiz. Kendi politikalarımızın yarattığı güvensizliği görmeden, karşılıklı güvenin yeniden kurulmasını sağlayamayız.
Ve en önemlisi…
Kıbrıs meselesinde kaybedilen her yıl, yalnızca müzakere takviminden eksilen bir yıl değildir. Bazen bir gencin umudundan, bazen bir ailenin geleceğinden, bazen de bir toplumun dünyayla kurabileceği bağlardan eksilen bir yıldır.
Artık birbirimizin yanlışlarını saymakla geçirecek elli yılımız daha yok!
Kıbrıslı Türklerin ihtiyacı, haklılık duygusuyla yetinen bir siyaset değil; haklarını korurken geleceğini de güvence altına alan, konuşurken tutarlı, müzakere ederken gerçekçi ve çözüm ararken samimi bir siyasettir.
Güven, karşı taraftan talep edilen bir lütuf değildir. Güven, birlikte yaşanabilir bir gelecek yaratmak isteyenlerin önce kendi elleriyle inşa etmesi gereken bir zemindir.
Ve o zemini kuramazsak, sonunda kimin haklı olduğunun hiçbir önemi kalmayabilir.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Bazen bir toplum, haklılığını anlatmaya devam ederken geleceğini kaybedebilir.



