Hasan HastürerYazarlar

KARTPOSTALLARA SIĞMAYAN, ESAS KARPAZ MESELESİ…

 

 

Kıbrıs haritasıyla ilk kez ilkokul yıllarında tanışmıştım. Sınıfımızın duvarında asılıydı. Önce yaşadığım Küçük Kaymaklı’nın yerini aramıştım. Sonra adanın doğusunda bir parmak gibi uzanan bölge dikkatimi çekmişti. Karpaz olduğunu bilmiyordum. Çocuk aklımla haritanın o uzantısını merak etmiştim.
Karpaz’a ilk kez 1975 yılında gittim. Hillman Hunter marka bir araba almıştım. Ada içinde yaptığım ilk uzun otomobil yolculuğu, Apostolos Andreas’a kadardı.
Doğadaki eşekler bugünkü kadar çok değildi. Dipkarpaz’da Türklerle Rumların karma yaşamı, Altın Kumsal ve Apostolos Andreas Manastırı, belleğime yerleşen ilk Karpaz izleriydi.
Sonrasında uzun yıllar gitmedim. Ancak Karpaz, düşüncelerimde hep ayrı bir dosya olarak kaldı.
***

1974 sonrasında Türkiye’den gelen ya da getirilen insanların Kıbrıs’a nasıl baktığını, geleceklerini nerede gördüklerini merak ederdim.
1992’de, özellikle Türkiye’den gelenlerin yoğun yaşadığı Karpaz köylerinin kahvelerini ziyaret ettim. Liseden devre arkadaşım Erdoğan Özbalıkçı, insanlarla iletişim kurmama yardımcı olmuştu.
Sohbetlerde yaklaşımlar arasında derin farklılıklar görmedim. Çözüm henüz gündelik konuşmaların ön sırasında değildi. Ancak insanların kafasında geleceğe ilişkin soru işaretleri vardı.
Sipahi’de kısa boylu, ince yapılı bir köylüye sormuştum:
“Olası bir çözüme evet demek için ne bekliyorsunuz?”
Yanıtı çok açıktı:
“Bulunacak çözümden sonra bizi gemiye koyup geri göndermeyeceklerse, biz banko evet deriz.”
Bu sözün içinde ideolojiden önce hayat vardı. Kurduğu evin, yetiştirdiği çocuğun, verdiği emeğin geleceği vardı.
2004 Annan Planı referandumunda bölgedeki sandıklardan çıkan güçlü evet desteği, bana o köylünün sözünü yeniden hatırlatmıştı.
İnsanları anlamak istiyorsanız, onlar adına konuşmadan önce kendilerini dinleyeceksiniz.
***

Karpaz’dan gelen düğün davetiyelerine duyarlıyım. Sağlık sorunum ya da çok özel bir mazeretim yoksa giderim.
2015’te Gelincik’te bir düğüne gitmiştim. Biraz erken varıp köylülerle sohbet ettim. Konu, ellerindeki taşınmazların geleceğine geldi.
Mülkiyet belirsizliğinin giderilmesi, eski mal sahibinin hakkının hukuka uygun biçimde karşılanması ve taşınmazın güvenli bir statüye kavuşması üzerine konuşuyorduk. Böyle bir güvencenin ekonomik değere de yansıyacağını anlatıyordum.
Bir köylünün yanıtı hâlâ kulaklarımdadır:
“Bana babamdan on üç dönüm arazi kaldı. Dört dönümünü satar, Rum’a tazminatını öderim.”
Mülkiyetin çözümü elbette tek cümlelik bir işlem değildir. Ancak köylünün söylediği, çözüm arzusunu ve sorumluluk üstlenme isteğini gösteriyordu.
Demek ki mesele insanlara anlatılınca, herkes elini taşın altına koymayı düşünebiliyor.
Yeter ki belirsizlik üzerinden korku üretilmesin. İnsanların anlayacağı dille, dürüstçe konuşulsun.
***
29 Ağustos 2026 Cumartesi akşamı, arkadaşım Maşallah’ın oğlu Alihan’ın Dipkarpaz’da düğünü vardı. Gitmemek olmazdı.
Gittim.
Düğünler kültürlerin yansıma ortamıdır. Dipkarpaz’da Kürt kökenli olanların düğün coşkusuna hayranım. An gelir düğüne katılanların yüzlercesi halay çeker.
Alihan ve Ayşenur’un düğününde de öyle oldu.
İnsan istemez, “İşte düğün budur” diyor.
***

Bölgede kırk sekiz saat geçirdim.
Giderken, dolaşırken, dönerken zihnimdeki Karpaz dosyası hep açıktı. Eski anılarla bugünkü görüntüler yan yana geldi.
Karpaz, 1974 öncesinde tütün üretimiyle bilinirdi. Sonrasında da üretim sürdü. Ancak zamanla bölgenin ekonomik hayatında eskisi kadar görünür olmadı.
Yeşilköy’ün kolokası ünlüydü. Oradan geçerken köylünün toprağıyla barışık, üretken uğraşı fark edilirdi.
Şimdi aynı canlılığı göremiyorum. Üretim tamamen bitti demiyorum. Fakat araziler, “Burada güçlü bir tarımsal hayat var” diye haykırmıyor.
Bir köylüye nedenini sordum.
“Emeğimizin karşılığını alamıyoruz” dedi.
Bu cümleyi duyup yolumuza devam edemeyiz. Köylü çalışıyor, üretiyor, sonunda emeğinin karşılığını alamıyorsa, üretimden uzaklaşmasına şaşırmayacağız.
***

Bafra’da ciddi bir turizm altyapısı var. Otellerin mutfaklarına her gün sebze, meyve, süt ürünleri ve başka gıda maddeleri giriyor.
Bu ihtiyacın karşılanmasında bölgenin üreticisiyle düzenli, güvenilir bir bağ kurulamaz mı?
Üretici neyi, ne kadar yetiştireceğini bilse, alıcı kaliteyi, miktarı ve teslim zamanını güvenceye alsa, ödeme düzeni açık olsa, köylü neden üretmesin?
Elbette yalnızca “Oteller köylüden alsın” demek yetmez. Planlama, eğitim, depolama, ulaşım ve denetim gerekir.
Bunun adı organizasyondur.
Bizde üreticiyle tüketiciyi buluşturmak bazen deveye hendek atlatmaktan zor hale geliyor. Sonra da boşalan köylerden, azalan üretimden yakınıyoruz.
Toprağı üretimle buluşturacak somut işi yapmadan, kürsüden köylüyü sevmek kolaydır.
Üretimin hesabını köylü tek başına yapamaz. Tohumdan suya, gübreden nakliyeye kadar her gider onun omuzlarına yüklenirken, satış fiyatında söz sahibi olamıyorsa ortaya adil bir düzen çıkmaz.
Otellerle kurulacak ilişkinin de köylüyü güçlendirmesi gerekir. Ürün alırken fiyatı aşağıya çekip bütün riski üreticiye bırakmak, bölgesel kalkınma değildir. Köylünün önünü görmesi, ertesi yıl yine ekmek istemesi gerekir.
***


Bafra’dan İskele’ye uzanan turizm yatırımları, gençler için de önemli çalışma alanları yaratabilir.
Ancak bölgede turizm emekçisi olma isteğinin yeterince güçlenmediğini görüyorum.
Bunu yalnızca gençlerin tercihiyle açıklayamayız. Eğitim onları hangi mesleklere hazırlıyor? Turizmde çalışma koşulları, ücretler ve ilerleme olanakları kendilerine nasıl anlatılıyor?
Yakınlarında büyüyen sektörle okulları arasında bağ kuruluyor mu?
Her konuda olduğu gibi burada da politika gerekiyor. İş arayan gençle çalışan arayan işletmenin aynı bölgede birbirini bulamaması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
***
Yenierenköy Lisesi’nde öğrencilerle yaptığım sohbeti unutamam.
Sorularını yanıtlamış, kendilerine sorular sormuştum. Son sınıftakiler dahil, büyük çoğunluğunun Lefkoşa’yı hiç görmediğini öğrenince hayret etmiştim.
Meslek hayallerini sordum. Erkeklerin ezici çoğunluğu Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda sözleşmeli ya da uzman olarak çalışmak istiyordu. Kızların yüzde sekseninden fazlası hemşireliği söylüyordu.
Bir doktor, bir mühendis olmak isteyenin yanıtını duymayı bekledim. Duyamadım.
O meslekleri küçümsediğim için üzülmedim. Çocukların önündeki seçeneklerin bu kadar daralmasına üzüldüm.
Sibel Siber’in Meclis başkanlığı dönemiydi, birlikte organizasyon yaptık. Öğrencileri Lefkoşa’ya getirip gezdirdik, yemekte buluştuk, sonra Yenierenköy’e uğurladık.
Bir çocuğun ufkunu genişletmek bazen onu yaşadığı köyün dışına çıkarıp başka hayatlarla tanıştırmakla başlar.
Çocuklara ne olmak istediklerini sorarken, neleri bildiklerini de sormalıyız. Tanımadıkları bir mesleği nasıl hayal etsinler? Hiç görmedikleri bir üniversiteyi, laboratuvarı, işyerini kendi geleceklerinin parçası olarak nasıl düşünsünler? Öğretmenlikten gelen duyarlılığımla söylüyorum: Eğitim, çocuğun önüne yalnızca ders kitabı koymak değildir. Ona ulaşabileceği yolları göstermek, soru sorma cesareti vermek, yaşadığı yerin sınırlarını aşıp, zihninin geniş sınırlarına dönüştürmemektir.
***
1994’te Dipkarpaz İlkokulu’nu ziyaret etmiştim. Kahvaltı yapıp yapmadıklarını, neler yediklerini, babalarının işlerini soruyordum.
Sakin duran bir çocuğa, “Baban ne iş yapıyor?” dedim.
Mahcup oldu. Sustuktan sonra, “Benim babam eşekçi” diye yanıt verdi.
Babası, eşeklerin tarlalara zarar vermemesi için bekçilik yapıyormuş.
Çocuğun yüzündeki utanmayı unutmadım.
Alın teriyle yapılan işten utanılmaz. Çocuğun babasının emeğini küçümsemeden, ona bu duyguyu hissettirmeden bakabilmek gerekir.
Karpaz’ı anlatırken eşeklere gösterdiğimiz ilginin yanında, o çocuğu ve babasını da, bölgedeki iş potansiyeliyle birlikte hatırlamalıyız.
***

Bu yolculukta Arkın Karpaz Gate Marina’da kahve molası verdim.
Öyküsünü Asil Nadir ve Sıdıka Atalay döneminden başlayarak biliyorum. David Lewis’in yatırımın tamamlanmasındaki emeğini de biliyorum.
Seksen üç yaşında, ciddi sağlık sorunları yaşarken bana marinanın sıkıntılarını anlatmıştı. İki saati aşan sohbetimizin sessiz tanığı Lisa Singer’di. Daha sonra onun davetiyle de gidip sorunları dinlemiştim. Hiç suçum olmadığı halde, utanmıştım.
Bugün Erbil Arkın’ın elindeki tesis, gördüğüm haliyle Akdeniz’in kaliteli marinaları arasında ön sıralarda yer alabilecek bir görünüm sunuyor
.
***


Blue Sea’de konakladım. İrfan Dindar’ın yıllardır emek verdiği o mütevazı işletmeyi bilirim. İrfan Dindar, Karpaz’ın doğal yapısının korunmasını savunan ve bölgedeki turizm yatırımlarıyla ilgilenen bir isim.
Özge Falyalı’nın BLUE SEA’yi devralıp yatırım yapmasından sonra ilk ziyaretimdi.
Bölgeyle barışık ruhu korunmuş, özenle geliştirilmiş bir otelle karşılaştım. Servisi çok iyiydi. Butik otel isteyenler için huzurlu bir seçenekti.
Gürültü sıfır, huzur yüz puan.
***
30 Ağustos Pazar günü Apostolos Andreas’ın giriş çevresi güney plakalı araçlarla doluydu. Ziyaretçiler eşeklere havuç, salatalık veriyordu.
Kırk yaşlarında bir Rum kadına nereli olduğunu sordum.
Bir köy ya da şehir adı beklerken, “Özgür bölgeden” yanıtını aldım.
Bir şey söylemedim.
Torunum Zara, eşeklere havuç vermek isteyen ama havucu olmayan çocuğuna iki havuç verdi.
Çocukların paylaşma dili, büyüklerin siyasi tariflerinden daha yalındı.
***
Manastırda yine restorasyon vardı. Fakat çevrenin düzeni, satış stantları ve ziyaretçiye sunulan olanaklar bütünlüklü bir yaklaşım bekliyor.
Tarihî yapıyı onarmak gerekirken, çevresindeki hayatı da düşünmek gerekir.
Temizlik, yönlendirme, dinlenme alanları, yerel ürünlerin sunumu birbirinden kopuk işler olmamalı. Ziyaretçi geldiğinde karşısında sahipsizlik duygusu bulmamalı. Orada çalışan insan da geçimini sağlarken hangi kurala uyacağını, kendisinden ne beklendiğini bilmeli. Koruma ile geçim arasında sürekli kavga üretmek yerine, ikisini birlikte yaşatacak bir düzen kurulmalı.
Devletin görevi, sorun büyüdüğünde ortaya çıkmakla sınırlı olamaz. İnsanların günlük hayatına dokunan, anlaşılır ve uygulanabilir çözümleri zamanında üretmek de devletin ana sorumluluğudur.
***
Bu kez Apostolos Andreas Manastırı’ndan öte, adanın doğudaki en uç noktasına kadar gittim. Yol kolay değildi. Doğal yaşam yansıması unutulmazdı.
Dönerken aklımda yalnızca, deniz, manastır, eşekler yoktu. Köylü, öğrenci, emekçi vardı.
Onların geleceği, kartpostallara sığmayan esas Karpaz meselesidir.
Karpaz’ın insanı, kendi memleketinde geleceğe güvenle bakabilmeyi hak ediyor.
Karpaz’daki insanların değeri eşeklerden geride olmasın.



İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu