KIRILAN KOL VE PARTİ İÇİ DEMOKRASİ…

Siyasi partiler canlı organizmalardır.
İnsan nasıl hastalanırsa, siyasi parti de hastalanır. Bünyesine virüs girer. Bazen direnciyle hastalığı yener. Bazen hastalığı kabullenir, onunla yaşamayı öğrenir. Hatta bir süre sonra hastalık, partinin olağan işleyişi sanılır.
Kıbrıs Türk siyasi hayatında bu bakımdan tertemiz olduğunu söyleyebilecek kaç parti vardır?
Birbirlerine yönelttikleri suçlamaları dinlerken, aklıma sık sık aynı söz gelir: Tencere dibin kara, seninki benden kara.
***
Siyasi partilerimizde patronaj vardır.
Bazısında patron tek kişidir. Bazısında bir ekip… O ekip kendi içinde görev paylaşır. Kimin önünün açılacağına, kimin bekletileceğine, kimin artık kenara çekileceğine karar verir.
Partinin insan kaynağı, toplumun ihtiyacına göre değerlendirilmez. Patronların siyasi geleceğine sağlayacağı yarar kadar değer kazanır.
Böylesi yapılarda bilgili, yetenekli, çalışkan olmak her zaman avantaj değildir.
Neden? Çünkü kendi ayakları üzerinde durabilen insan, kendisini oraya taşıyanlara sürekli borçlu hissetmez. Sorgular. İtiraz eder. Gerektiğinde “Hayır” der. Patronaj düzeninin en az sevdiği insan da budur.
***
Ulusal Birlik Partisi’nin geçmişini değerlendirirken, talimat ve itaat kültürünü görmezden gelemeyiz.
Benim değerlendirmem, UBP’nin Türk Mukavemet Teşkilatı’nın siyasallaşmış devamı olma anlayışını benimserken, sivil siyasetin dışındaki disiplin alışkanlıklarını da bünyesine taşıdığıdır.
Oysa siyasi parti başka, mücadele örgütü başkadır.
Birinde emre uymak esas olabilir. Ötekinde üyelerin özgür iradesi, tartışma ve hesap verebilirlik belirleyici olmalıdır.
Zaman içinde eski disiplin gevşedi. Peki, yerine güçlü bir demokratik işleyiş konuldu mu?
Asıl soru budur.
İtaatin gerilemesi, kendiliğinden demokratikleşme değildir. Kuralların yerini kişisel güç mücadeleleri alıyorsa, ortaya özgürlükten çok denetimsizlik çıkar.
Tahsin Ertuğruloğlu’nun uzun süredir seçim yarışlarından uzak duruşunu bu çerçevede de düşünürüm. Seçim işlerine bulaşmadı…
Bazı isimlerin hem UBP’den hem siyasetten uzaklaşmasını da yalnızca kişisel kırgınlıklarla açıklamak yeterli değildir. Partiler, insanlarını neden kaybettiklerini sorgulamak zorundadır.
Cumartesi günkü aday belirleme sürecinde ve sonrasında yaşananlar, benim açımdan sürpriz olmadı.
Birikmiş sorunlar, rekabetin yükseldiği anlarda görünür olur.
UBP, parti bünyesinde siyaset eğitimi çalışmaları yaptı.
O çalışmalarda kaybetmeyi kabullenmek, itirazı kurallar içinde yapmak, öfkeyi yönetmek anlatıldı mı, bilmiyorum.
Anlatıldıysa, öğrenilenlerin davranışa neden dönüşmediğini sormak gerekir.
***
“Kol kırılır, yen içinde kalır” deriz. Öteki partilerde de kollar kırılıyor. Bir biçimde yen içinde tutuluyor.
UBP’de bu kez tutulamadı.
Eskiden birkaç kamera vardı. Şimdi her cep telefonu kamera. Ama mesele yalnızca görüntülenmek değildir.
Siyasi sorumluluk taşıyan insan, kamera bulunmadığında da nasıl davranacağını bilmelidir. Bir siyasi hareketin desteğiyle makam ve statü kazananların sorumluluğu daha da büyüktür.
Üyeye örnek olması gerekenler, öfkenin öncüsü olamaz.
Üstelik parti içindeki seçim, seçmenin karşısına çıkmadan önce verilen bir demokrasi sınavıdır.
Sandık yalnızca kazananı belirlemez. Kaybedenin tavrını, yöneticinin olgunluğunu ve kuralların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığını da ortaya çıkarır. O nedenle yaşananları birkaç kişinin anlık tepkisine indirgemek, sorunun kökünü görmeyi zorlaştırır. Tedavi, önce doğru teşhisle başlar.
Demokrasinin toplam kalitesi, siyasi partilerin içindeki demokrasi kültüründen bağımsız değildir.
Yükselen her ruh dünyayı yükseltir.
Yerinde sayan, gelişmeye katkı koymaz.
Gerileyen ise çevresini de geriye çeker.
UBP, aday belirleme sürecinde açılan yarayı hızla iyileştirebilecek mi?
Yarayı örtmekle iyileştirmek arasındaki farkı görebilecek mi?
Çünkü siyasi partiler yalnızca seçim kazanmak için değil, toplumun ortak geleceğine güven ve umut verebilmek için de vardır.
Göremezse, ödeyeceği bedelin hafif olmayacağı açıktır.




