Öğretirken öğrenmek, mücadele ederken “biz” olmak…

Öğretmen kökenliyim. On altı yıl, ilkokul sınıf öğretmenliği yaptım.
İlkokul öğretmeninin sınıftaki başarısı, öğrencilerinin öğrenmesi gerekenleri zamanında öğrenip öğrenmediğiyle ölçülür.
Her sınıf, bir sonraki sınıfın altyapısıdır. Öğrenme süreci özellikle ilkokulda aşağıdan yukarıya doğru kesintisiz devam etmezse, çocuk ilerleyen yıllarda mutlaka sıkıntı yaşar.
Bizim öğretmenlik yaptığımız dönemde müfettişler sınıfa gelir, öğretmeni kenara çeker, öğrencilerin karşısına geçerdi. Öğrencilerin ne kadar öğrendiğini belirlemeye çalışırken aslında öğretmenin ne kadar başarılı öğrettiğini ölçerdi.
Çünkü öğretmenin başarısı, anlattıklarıyla değil, öğrencilerin öğrendikleriyle ölçülür.
***
Bir başka önemli ilke daha vardı benimsediğim: En iyi öğretmen, öğretirken öğrenen öğretmendir.
Bazen öğretmen konuyu anlatır, tekrar tekrar anlatır ama sınıftaki bir çocuk yine de anlayamaz. Demek ki o öğretme yöntemi, o çocuk için geçerli değildir.
Kendi adıma şöyle bir uygulamam vardı:
Konuyu öğrenmiş bir öğrenciyi, öğrenememiş arkadaşının yanına oturturdum. “Bir de sen anlatmayı dene” derdim.
Çoğu zaman çocuk, öğretmeninden öğrenemediği konuyu arkadaşından öğrenirdi. Çünkü arkadaşı onun dilinden konuşur, konuyu kendi dünyasından örneklerle anlatırdı.
Böylece öğretmen olarak ben de öğrenirdim.
***
1974 Eylül’ünde fiilen öğretmenliğe başladım. Nisan 1975’te Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası yönetiminde aktif görev üstlendim. Öğretmenler Sendikası ve Öğretmenler Bankası’nda yaklaşık 18 yıl sorumluluk aldım.
İlkokul öğretmenlerinin sendikal mücadelesi içinde toplumcu anlayışla çok doğru şeyler öğrendiğime inanıyorum.
Bunların başında şu vazgeçilmez ilke gelirdi: Kişisel çıkar zümresel çıkardan, zümresel çıkar da toplumsal çıkardan önde olamaz.
Bu anlayış toplumun bütün kurumlarında egemen olsaydı, bugün yaşadığımız sorunların belki de yüzde onunu bile yaşamazdık.
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası en güçlü dönemlerini, “ben” yerine “biz” anlayışının eksiksiz hayat bulduğu yıllarda yaşadı.
Siyasette de “ben değil, biz” denir. Ancak söylemde “biz”, uygulamada “ben” anlayışı egemendir.
***
Geçmişte çalışma hayatının bazı kesimlerinde, “İlkokul öğretmenleri mücadele etsin, kazansın, biz de onların kazanımlarından yararlanalım” düşüncesi vardı.
İlkokul öğretmenleri sendikalarını neden güçlü biçimde sahipleniyordu?
Çünkü örgütlü mücadeleyle çok önemli kazanımlar elde etmişlerdi. İnsan, adaletine inandığı ve kendisini koruduğunu gördüğü kuruma sahip çıkar.
***
Bir ilkeyi daha anımsatayım…
Sendika, öğretmenlerin terfileri konusunda, toplantılara katılıp görüş belirttiği için sendika yönetiminde aktif görev yapanlar terfilere başvurmazdı.
Hem karar sürecinde söz sahibi olacaksınız hem de kendiniz için terfi bekleyeceksiniz…
Olmazdı.
Böylece BAL TUTAN PARMAĞINI YALAMIYORDU.
Bunları neden anlattım?
Bugün Kuzey Kıbrıs’ın temel sorunlarının başında sahiplenme ve güven eksikliği geliyor. Hayatın her alanına yayılan adaletsizlik, insanların kurumlara olan aidiyetini aşındırıyor.
Kritik dönemlerde verilen mücadelenin heba edilip edilmediği bile sorgulanıyorsa durup ciddi ciddi düşünmek gerekir.
***
Yazının giriş bölümünde yazdıklarımla ilgili, sonda da bir vurgu yapayım…
Bilmediği hâlde bildiğini zanneden, öğrenmeye kapalıdır. Öğrenmeye kapılarını kapatan ise diploması olsa bile okumuş cahildir.
Bunlar bizim zehir gibi acı gerçeklerimizdir.



