Levent’teki Sokağımız ve Mahallemizden Anılar Bölüm II

Levent’teki sokağımızın üst kesiminde, evimizin bitişik olduğu diğer evde Abdullah Beyler ve çarşaflı eşi otururdu. Feridunlar gibi yine Karadenizli olan bu ailenin erkekleri Sultanhamam’da kendilerine ait bir çorap imalathanesinde çalışırdı. Abdullah Bey’in eşi beni çok severdi. Komşumuzla farklı dünyaların insanları olmamıza rağmen ilişkilerimizde birbirimize çok saygılıydık.
Sokağımızın bir tarafı iki katlı, bizim taraf ise tek katlı evlerden oluşuyordu. 1970’lerde yapılan imar değişikliğiyle kat çıkılmasına izin verilince Abdullah Beyler de bu imar hakkını kullanarak kat çıktılar ve oğullarından biri de eşiyle bu evde oturmaya başladı. Abdullah Bey’in ölümünden sonra eşi uzun yıllar bu evin ikinci katında yaşamına devam etti. Oğlu ve gelini Aynur Hanım ise alt kata yerleştiler. İki çocukları oldu Fatoş ve Hayrettin. Benden yaşça küçük olduklarından çocukluk döneminde fazla bir temasım olmadı. Zaten Fatoş erken yaşta evlenip Eyüp’e taşındı. Hayrettin ise eşi ve iki çocuğu ile alt kata yerleştiğinde büyükanne ölmüştü. Bir trafik kazası sonucu Hayrettin babasını kaybedince annesi Aynur Hanım üst kata geçti ve bir kalp rahatsızlığından ölene kadar uzun yıllar orada yaşadı.
Üç neslin yaşamış olduğu bu ev, Hayrettin’in eşinden ayrılması sonucu satışa çıkınca 2008 yılında biz satın aldık ve yeniledik. Satın alma aşamasında, önce rakam yüksek olduğundan beklemek zorunda kaldık. Ancak bir hukuk bürosuyla anlaşıldığını öğrenince, komşuların da desteğiyle Hayrettin’den sokağın konut özelliğini koruyabilmek için evi almaya talip olduk ve o da bize satmaktan mutluluk duyacağını belirterek kabul etti. Hukuk bürosunun alacağı fiyattan biz aldık. Üst kata oğlumuz Olgun eşiyle birlikte yerleşti. Alt katı ise kiraya verdik. Olgunlar İsviçre’ye göç edince üst kat da kiralandı.
Sokakta, karşı çaprazımızda olan 16 numarada ise babaannemle adaş olan bir hanım ve kızı otururdu. Sanırım terziydi. Benden epey büyük olan kız evlendikten sonra Muazzez Hanım da evi satarak ayrıldı. Ben evlendiğimde bize kırmızı beyaz bir vazo hediye etmişti. Türk bayrağının renkleri olduğundan kırmızı ve beyazı tercih ettim dediğini anımsıyorum. Vazo hala evimizde duruyor.
15 numarada eğitimli ve orta halli bir ailenin oturduğunu hatırlıyorum. Zaman zaman evin beyi benimle sohbet ederdi. Maalesef isimleri dahil başka hiçbir şey aklımda kalmamış. Arka bahçemizden bakıldığında Çilekli Caddesi’ne bakan bir ev var. Bu evde ilk zamanlar bir Ermeni aile otururdu. Çok iyi ilişkilerimiz olan bu ailenin benim yaşlarımda adları Nani ve Maki olan tek yumurta ikizi kızları vardı. Birinin yanağında tek ben, diğerinde iki… Onlarla da oynardım. Çilekli Caddesi 8 numarada oturan bu aile 1960’ların başında taşınınca çok üzülmüştüm. Evi ÇYDD’nin kurucularından ve eski Adalet Bakanlarımızdan Aysel Çeliker ve eşi Murtaza Bey satın aldılar. İki çocukları da bu evde doğdu. Aysel Hanım 2000li yıllarda Adalet Bakanı olduğunda kapılarına bir polis kulübesi konmuştu ve bu şekilde güvenlik sağlanmıştı. Bugünkünden farklı olarak o dönemlerde koruma orduları yoktu ama hukuka ve adalete güven vardı. İyi komşuluk ilişkilerimiz onlarla da devam etti. Zaten Aysel Hanım annemin Hukukçu Kadınlar Derneği’nden de arkadaşı olduğu için önceden tanışıyorduk.
Arka bahçemizin çaprazında Aysel Hanımların bitişiğindeki 10 numarada ise benim yaşıtım olan Hüseyin ve ailesi otururdu. Çok iyi anlaştığım Hüseyin’le hem otobüsçülük oynar, hem de kış günlerinde birbirimizin evine gider, İpana diş macunu ve Engran vitamin kutularını otobüs, iskambil kağıtlarını binek araba, gazoz kapaklarını da yolcu olarak hayal ederek İstanbul trafiğini simüle eden oyunlar oynardık. Dergi sayfalarını da araba vapuru yaparak… Zaten o dönemlerde plastik bazı basit oyuncaklar dışında tek oyuncak satılan yer Beyoğlu’ndaki Japon Mağazası’ydı. Hüseyin iyi futbol oynadığından ileriki yıllarda mahalle arasında birlikte futbol da oynadık. 1960’lı yılların sonunda taşındılar.
Aysel Hanım ve Murtaza Bey’in diğer komşusu Kemal Bey ve Berrin Hanım’dı. Hemen önlerindeki otobüs durağının Çamlıbahçe olan adı da onların bahçesindeki iki çam ağacından kaynaklanırdı. Bahçesinde sebze yetiştiren Kemal Bey’e ben de küçüklüğümde yardım ederdim. Tatlı dilli Kemal Bey’e yardım etmem nedeniyle dedem bana ‘niye bizim bahçede çalışacağına Kemal Bey’e yardımcı oluyorsun?’ diye takılırdı.
1960’lı yılların başında bana Amerikan malı ikinci el, çok esaslı bir üç tekerlekli bisiklet alındı. Alım işini yine komşumuz Zehra Hanım koordine etmişti. Sokakta operasyon alanımı genişleten bu bisiklet sayesinde artık sokağın ortasındaki yokuştan aşağı inip, daha çok akranımın oturduğu kesime ulaşmaya başladım. Yaşım da ilerledikçe bu arkadaşlıklar/ilişkiler gelişti. Daha önce bahsettiğim Feridun, 12 numarada oturan Ahmet, 1 numarada oturan Levent ve 3 numarada oturan Bahadır ile bu şekilde tanışmış oldum.
Bahadır’la tanışmam, biraz da, annem ve babam gibi hukukçu olan ve askerliğinin bir bölümünü babamla birlikte Ayazağa’da yapan babası Cengiz Bey sayesinde oldu. Hazine avukatı olan Cengiz Bey eşini erken yaşta kaybeden annesi tarafından, o zaman şehir dışı olan İçerenköy’de yetiştirilmiş, bin bir zorlukla hukuk fakültesine yollanmış, çok entelektüel, bir o kadar da ahlaklı bir kişiydi. Edebiyata özel merakı vardı. Rakıya da… Benim ortaokul yıllarımda çok içtiğinde kendini kaybeder, sokakta çöp bidonlarına saklanır, arabaların benzin depolarının kapaklarını açarak paçavra sallandırır, sonra yere akan benzini tutuştururdu. Bu yazıyı hazırlarken Bahadırla da sohbet ettim. Bahadır benzin konusunu duymadığını söyledi. Buna karşılık Cengiz Beyin yine içkili bir haldeyken sokağımızda 7 numarada oturan ve Ticaret Mahkemesi hakimlerinden olan Melahat Hanım’a evlilik teklif ettiğini anlattı. Onu da ben duymamıştım. Melahat Hanım yaşamının sonuna kadar bizim sokakta oturmaya devem etti ve 90lı yaşlarda aramızdan ayrıldı. Cengiz Bey ileriki yıllarda rakı tüketimini bir kültüre dönüştürdü ve bu tür aşırılıkların son bulduğu keyifli rakı sofraları oluşturdu. Hani adam gibi adam derler ya, işte Cengiz Bey öyle birisiydi.
Cengiz Bey’in sokağın alt kesiminde oturması babaannem açısından bir güvenceydi. Biraz gözden uzaklaşmama rağmen bu sayede sokağın alt kesimine gitmeme izin vermesi, Cengiz Bey’e duyulan güven sayesindeydi. Bahadır mahalledeki en iyi arkadaşım oldu. Onun sayesinde Feridun, bir köy enstitüsü öğretmeni annenin çocuğu olan ve benden iki yaş büyük olan 12 numaradaki Ahmet, 4 numarada bizden biraz daha küçük olan Tayfun’la ve kardeşi Tunç ile tanıştım.
Bahadırların hemen yanında 1 numarada ise Levent ve annesi otururdu. Mahallede ona, renginin bir miktar koyu olması nedeniyle Arap Levent denirdi. Bizden birkaç yaş büyük olan Levent okulu bitirememiş, babasız ve eğitimsiz bir anneyle yaşaması sonucunda olacak, tipik bir serseriydi. Yine de komşumuz olduğundan onunla da oynardık. Benimle ilgili ilk vukuatı, ben yedi yaşındayken, sünnetimde hediye gelen bazı oyuncakları çalmasıydı.
İkinci vukuatı ise daha ileriki yıllarda oldu. Benim iki tekerlekli bisikletimin patlak lastiğini yamalamaya çalışırken evlerinin arka bahçesinde bisikleti birkaç parçaya ayırmış, günlerce toparlamayınca ben de tepki göstermiştim. Annesinin de bana arka çıkmasıyla kızgın bir şekilde bisikleti toparlayan Levent, ben bisikletle eve dönerken hırsını kontrol edememiş, tam da Bahadırların ön kapısından geçerken arkamdan koşarak gelmiş, sırtıma vurmaya başlamış ve beni bisikletten düşürmüştü. Olayı izleyen Cengiz Bey kendi bahçesinden ok gibi fırlamış, Levent’ten beni kurtarmış ve kendisini çok sıkı bir şekilde pataklamıştı. O günden sonra Levent bir daha yanıma bile yaklaşamadı. Bir süre sonra da taşındılar. Daha sonra Bahadır vasıtasıyla uyuşturucu işine bulaştığını öğrendim.
Cengiz Bey’i 2016 yılının bir Şubat gününde 92 yaşında kaybettik. Ölümünden birkaç yıl önce kendisini bize yemeğe davet etmiş, rakı eşliğinde meze ve balıktan oluşan bir akşam yemeği yemiştik. Kendisi de hazırladığı tahinli patlıcan salatasını getirmişti. Kafası cin gibi, sohbeti her zamanki gibi çok keyifliydi.
12 numarada oturan Ahmet bizlere göre daha ağır başlıydı. O da futbol oynamayı severdi. Daha sonra Galatasaray Lisesi’ni kazandı. Mezun olduktan sonra Fransa’ya gitti, bir Fransız kızla evlendi. Erken yaşta öldüğünü öğrendik.
Bahadırı ise diğer arkadaşlarımdan daha çok severdim. Onunla uzun saatler oynadık, spor yaptık, bisikletle gezdik, seyahatler yaptık, yaşımız ilerledikçe de uzun sohbetlerimiz oldu.
İyi bir sporcu olan Bahadır’la mahalle takımında da futbol oynardık. Çilekli Caddesi’nde hemen yokuşun yanında olan, şu anda çocuk parkı ve basketbol sahası olarak kullanılan alan o zaman hali araziydi. Mahalleli çocuklar ve Cengiz Bey’in yardımıyla orada taşları toplayıp, bazı yerleri düzelterek şekilsiz ve biraz eğimli bir düzlük elde edebildik. Sokak içinde oynadığımız ve büyüdüğümüz için evlerin camları ve bahçedeki çiçekler için riskli hale gelmeye başlayan top oyunları, özellikle futbol, bu mekanda oynanmaya başlandı. Bugünkü mini futbol sahalarından daha küçük boyutlarda, düzeltmiş olmamıza rağmen eğri büğrü ve şekilsiz bir alandı. Futbol oyunu zamanla başka sokaklardan gelen arkadaşlarla gelişti. Beyaz Karanfil Sokak’da da kalabalık bir erkek çocuk grubu oturuyordu. Ahmet ve Mehmet (sinema oyuncuları Güzin Özipek ve Aydın Tezel’in çocukları), Çınar, çok iyi futbol oynamamakla birlikte daha sonra başarılı bir profesyonel futbol yorumcusu olan Ferhan, Metin ve ismini şimdi hatırlayamadığım erkek kardeşi aklıma ilk gelenler. Ferhan’ın en büyük özelliği, İngiltere dördüncü lig takımları dahil, tüm Avrupa takımlarının futbolcularını yedekleriyle birlikte sayabilmesiydi. O yıllarda Avusturya Lisesi’nde okuyan Ferhan’ın elinden Alman futbol dergisi Kickers düşmezdi. Metin ve kardeşi, ortaokul yıllarında İngilizcelerini ilerletmeleri için ailesi tarafından bir yaz tatilinde İngiltere’ye yollandılar. Dönüşte Yugoslavya üzerinde, içinde bulundukları British European Airways (BEA) uçağına alttan Yugoslav charter firması Spantax’ın uçağı çarpınca ölmüşlerdi. Tabii hepimiz çok etkilenmiştik.
Beyaz Karanfil ile yaptığımız maçların deplasmanı da olurdu. Boyutları normal futbol sahasından küçük olmakla birlikte, toprak zemini daha düzgün olan Levent Karakolu’nun yanındaki sahaya, deplasmana giderdik. Bu sahanın en önemli sorunu, karakol tarafındaki kaleye atılan şutlarda bazen topun karakolun camını kırmasıydı. Polisle ilk bu şekilde tanıştık. Lise yıllarında ise şimdi 4.Levent Tenis Kulübü arazisine dahil edilmiş olan küçük boyutlu futbol sahasında da o mahallenin takımıyla maçlar yapardık. Beyaz Karanfil’le ortak takım çıkardığımız bu maçların rövanşı da karakol sahasında olurdu.
İlkokul üçüncü sınıfa geldiğimde bana iki tekerlekli bisiklet alınmasına karar verildi. Zaten kumbaramda harçlıklarımdan arttırdığım para da 420 TL’yi bulmuştu. Babamla birlikte, bir cumartesi günü babamın arkadaşı, Eminönü’ndeki Zindan Han’ın o zamanki sahibi Naci Bey’in Buick arabasına binerek Sirkeci’de istasyonun karşısında bisiklet satan bir dükkana gittik. Benim için biraz büyük olmasına rağmen jant çapı 24 inç olan bir İspanyol bisikleti aldık. Bisiklet 450 TL, benim de 420 TL param olunca bu bahaneyle biraz pazarlık yapılmış ve satıcı 420 TL’yi kabul etmişti. Olayı hatırlamamın nedeni, ya satıcı 420 TL’yi kabul etmezse diye telaşlanmış olmam.
Bisikleti Naci Bey’in arabasına koyarak Levent’e getirdik. Ondan sonra bir süre bisiklet öğrenme talimleri yapıldı. Bisiklet kullanmayı öğrendiğimde bu işi benden daha önce başarmış olan ve 28 inç üç vitesli bir bisikleti olan Bahadır’la sokağın dışına olan seyahatlerimiz arttı. 1.Levent çarşısı, 4. Levent, daha sonra Etiler, Ulus, Bebek vs. Ortaokulun ortalarına geldiğimizde bisikletle Nişantaşı’ndaki evimize bile bir kez bisikletle gitmiştim. İşte Levent’in bana saldırdığı ve Cengiz Bey’in müdahale ettiği bisiklet bu bisikletti.
Levent bildiğiniz gibi düz bir yer değil, dolayısıyla bisiklet kullanmak pek kolay değildir. Bisikletler de o zamanlar oldukça hantaldı. O nedenle, örneğin 4. Levent’e giderken, önce hafif bir eğimle ulaşılabilen Beyaz Karanfil Sokak’a girer, oradan telefon santralının yanındaki Meltem Sokak’ın dik yokuşuna (Günümüzde İş Bankası Blokları’na çıkan yokuş) biraz tırmanır sonra yokuş aşağı hızla iner, bisikletimizi 4. Levent’e çıkan rampaya sürerdik, son kısmında ise pedallara asılırdık. Tabii Bebek’e gittiğimizde dönüş yolunda arabaların bile zor çıktığı o dik İnşirah Yokuşu’nu Etiler’e kadar bisiklet elde çıkmak gerekirdi.
(Devamı haftaya)




