Kıbrıs

Emekli Büyükelçi Şahoğlu: Çocukluğumuzun en saf sevinci

Eski bayramlar özlemle anılıyor… Emekli Büyükelçi Doç. Dr. Hasibe Şahoğlu ile çocukluk ve gençlik yıllarında unutulmaz bayram anılarını konuştuk:

 

“Önce el öpülürdü”… “Bayram sabahları erkenden kalkılır, özenle giyinilir, önce evde büyüklerin elleri öpülürdü. O anın kendine has bir ciddiyeti, bir saygısı vardı. Sonra mahalle mahalle dolaşılırdı… Her kapı bir hikâye, her el bir dua gibiydi. Ve o ellerden aldığımız bayram harçlıkları… O paraları cebimize koyarken duyduğumuz heyecan, sonra bayram yerinde harcarken yaşadığımız o tarifsiz özgürlük… Belki de çocukluğun en saf sevinçlerinden biriydi”.

 

“Küçük hayallerin gerçekleştiği nadir zamanlar”… “Biz bayramı sokakta, insanın içinde, temasın ve paylaşmanın sıcaklığında yaşardık. Belki daha sadeydi ama o sadeliğin içinde, insanın kalbine dokunan ve yıllar geçse de solmayan bir zenginlik vardı. Yeni kıyafetler her zaman alınmazdı. Bu yüzden bayramlar yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda küçük hayallerimizin gerçekleştiği nadir zamanlardı. Bir elbisenin, ya da bir çift ayakkabının anlamı bugünkünden çok daha büyüktü.”
Aliye ÖZENCİ

 

Bayramlar, geçmişten bugüne yalnızca dini bir gelenek değil; aynı zamanda aile bağlarını güçlendiren, paylaşmayı ve birlikte olmanın değerini hatırlatan özel zamanlar olmaya devam ediyor. Özellikle eski bayramlar, birçok insanın hafızasında sevginin, dayanışmanın ve samimiyetin en sıcak haliyle yaşamayı sürdürüyor.
Emekli Büyükelçi ve Doç. Dr. Hasibe Şahoğluile gerçekleştirdiğimiz nostalji söyleşisinde; çocukluk yıllarının Kıbrıs bayramlarından gençlik anılarına uzanan samimi bir yolculuğa çıkıyoruz. Şahoğlu, bir çift kırmızı ayakkabıdan sabaha kadar örülen bayram kıyafetine uzanan unutulmaz anılarıyla, geçmiş bayramların sıcaklığını ve anlamını içtenlikle anlatıyor.

Çocukluk ve Kıbrıs: Bayram nostaljisi

 

Hasibe Şahoğlu ile sohbetimizin başında, çocukluk yıllarına uzanan Kıbrıs bayramlarında zihninde kalan ilk koku ve görüntüyü sordum. Yanıtı ise şöyle oldu:
“Çocukluğumun bayramları, bugün hatırladıkça içimde usul usul büyüyen sıcak bir ışık gibiydi. Her şey belki daha sadeydi ama o sadeliğin içinde, insanın kalbine dokunan ve yıllar geçse de solmayan bir zenginlik vardı… Yeni kıyafetler her zaman alınmazdı. Bu yüzden bayramlar yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda küçük hayallerimizin gerçekleştiği nadir zamanlardı. Bir elbisenin, bir eteğin ya da bir çift ayakkabının anlamı bugünkünden çok daha büyüktü.”
Bir çift kırmızı ayakkabı…

 

“Ayakkabılarımızı bile çoğu zaman sadece bayramdan bayrama alırdık. Okulda da giyebilelim diye genellikle siyah tercih edilirdi; dayanıklı, sade ve ‘idare eder’ olanlar… Ama benim hafızamda, bütün o siyahların arasından sıyrılıp gelen kırmızı bir çift ayakkabı var. Sanki hâlâ gözlerimin önünde… Parlaklığıyla, cesaretiyle ve çocuk kalbimde uyandırdığı tarifsiz sevinçle… O ayakkabıları aldığımız gün dünyalar benim olmuştu. Onları giymek yalnızca bayrama hazırlanmak değildi; kendimi özel, görülmüş ve sevilmiş hissetmenin de bir yoluydu.”

Dönme dolaplardan dijital ekrana bayram

 

Geçmişte bayramların sevgi, paylaşma ve birlik içinde yaşandığını belirten Şahoğlu, günümüzde ise ekranların gölgesinde eski bayramların samimiyetinin giderek kaybolduğunu anlatıyor:
“Bayram demek bizim için sadece yeni kıyafetler değil, aynı zamanda bayram yeri demekti. Önceleri “cıncıraklar” dediğimiz o dönen oyuncaklar… Renkli, gürültülü ve biraz da baş döndüren o küçük dönme dolaplar… Sonraları çarpışan arabalar geldi hayatımıza. Direksiyon başına geçip, kahkahalar eşliğinde birbirimize çarpmak, o kısa anlarda dünyadaki en büyük eğlenceydi bizim için. Tozlu yollar, kalabalık sesler, pamuk şekerin kokusu… Hepsi bayramın ayrılmaz parçalarıydı. Şimdi çocuklara bakıyorum da, hayatlarını avuç içlerine sığan o küçücük ekranların içinde yaşıyorlar”.
  

Çocukluğun en saf sevinci: Bayram

 

Geçmiş bayramları anlatırken sokakta yaşanan o sıcaklık, temas ve paylaşım duygusunun bugün giderek azaldığını vurgulayan Şahoğlu, söze devam ediyor:
“Oysa biz bayramı sokakta, insanın içinde, temasın ve paylaşmanın sıcaklığında yaşardık. Bayram sabahları erkenden kalkılır, özenle giyinilir, önce evde büyüklerin elleri öpülürdü. O anın kendine has bir ciddiyeti, bir saygısı vardı. Sonra mahalle mahalle dolaşılırdı… Her kapı bir hikâye, her el bir dua gibiydi. Ve o ellerden aldığımız bayram harçlıkları… O paraları cebimize koyarken duyduğumuz heyecan, sonra bayram yerinde harcarken yaşadığımız o tarifsiz özgürlük… Belki de çocukluğun en saf sevinçlerinden biriydi”.

Ortak emek…

 

   Şahoğlu konuşmasına, bayramların yalnızca bir gün değil, günler öncesinden başlayan ortak bir heyecan ve hazırlık süreci olduğunu anlatarak devam etti.
“Bizim çocukluk ve gençliğimizde bayram, yalnızca bir günün sevinci değil; günler öncesinden başlayıp evin her köşesine sinen bir hazırlık, bir heyecan, bir ortak emekti… Temizlik, sadece temizlik değildi aslında; sanki bayrama yer açmak, onu en güzel haliyle karşılamak için yapılan bir törendi. Evin her köşesi, her “yacak” ve “bucak” silinir, camlar parlatılır, perdeler yıkanır, yerler sabun kokusuyla dolardı. O koku hâlâ hafızamda; temizlikle karışık bir ferahlık, içinde biraz yorgunluk ama daha çok yaklaşan bayramın habercisi olan bir koku…”
  

Arife gününün tatlı telaşı

 

Arife günlerinin de özel bir heyecan taşıdığını şöyle paylaşıyor:
“O gün mutfak, evin en canlı, en sıcak köşesine dönüşürdü. Tencerelerin, tepsilerin, kaşıkların sesi birbirine karışır; un, şeker, yağ ve emeğin birleştiği o büyülü anlar başlardı. Tel kadayıfı özenle açılır, ince ince ayrılır; ekmek kadayıfı şerbetini içine çekerken mutfağa tatlı bir koku yayılırdı. Katmer yapılırken hamurun o incecik açılışı, üzerine serpilen şekerin ve yağın çıtırtısı hâlâ kulaklarımda… Bütün bu tatlılar sadece yemek için değil, geleni en güzel şekilde ağırlamak, “hoş geldin” demenin en içten yolu olarak hazırlanırdı.
Tatlıların yanına eşlik edecek içecekler de en az onlar kadar özenle hazırlanırdı… Sonraları zaman değişti, kola şişeleri girdi evlere. Ama ister limonata olsun ister kola, o ikramların asıl tadı içindekinden değil, sunuluşundaki samimiyetten gelirdi”.

İlmek ilmek örülen bir bayram hatırası

 

   Genç kızlık yıllarına uzanan bir bayram anısını anlatan Şahoğlu, bayramların heyecan ve duygularla şekillenen özel zamanlar olduğunu dile getirdi:
“Çocukluktan genç kızlığa adım attığım o yıllar, bayramların anlamının da benim için yavaş yavaş değiştiği, ama heyecanının hiç eksilmediği zamanlardı. İçimde büyüyen o ince duyarlılıkla birlikte, bayram hazırlıkları artık sadece bir neşe değil, aynı zamanda kendimi güzel hissetmenin, beğenilmenin, görünmenin de bir yolu olmuştu. O günlerden birinde, teyzem bana o zamanların modası olan koyu yeşil yünden bir etek ve hırka örmeye başlamıştı… Ben ise günleri sayıyordum. Günler geçtikçe içime bir telaş düştü; “ya yetişmezse?” korkusu yüreğime yerleşti. Arife günü geldiğinde, teyzemin hâlâ elinde şişlerle oturduğunu görünce içimdeki o ince ip koptu sanki. Gözlerim doldu, sonra da tutamadım kendimi; ağlamaya başladım… Teyzemin yüzünde ise hem yorgunluk hem şefkat vardı. Hiçbir şey söylemeden, gece boyunca oturup örmeye devam etti. İlmekler sabaha kadar çoğaldı, sabırla, sevgiyle… Ve sabah olduğunda kıyafetim hazırdı. Ben ise bir gece önce döktüğüm gözyaşlarıyla kalakalmıştım. Çocuk kalbimin o aceleciliğine şimdi gülümseyerek bakıyorum ama o zamanlar o duygu ne kadar gerçek, ne kadar derindi…”.

Mutluluk…

 

   Şahoğlu, çocukluk bayramlarından sonra bu kez yeni evli bir kadın olarak yaşadığı farklı bir bayram heyecanını ve unutamadığı bir hatırasını paylaşıyor.
“Yıllar sonra, bu kez yeni evli bir kadın olarak başka bir bayram heyecanı yaşadım. Ablam, Amerika’dan gelirken bana ipekten bir etek-bluz takımı getirmişti. Kumaşının zarafeti, dokunuşundaki yumuşaklık ve rengi beni büyülemişti. O kadar kıymetliydi ki bayramdan önce giymeye kıyamamıştım.
Arife günü geldiğinde sabırsızlanıp denedim ama eteğin belindeki kopça kapanmadı; meğerse kilo almışım. Bayram sabahı yeniden denediğimde ise kopça bu kez kolayca kapandı. Aynadaki görüntüm karşısında yaşadığım sevinç, sadece bir kıyafetin üzerime olması değil, bayramın bana yeniden sunduğu bir mutluluktu”.

Tatil değil bayramdı

 

Hasibe Şahoğlu, bayramların sadece bir kutlama değil, aynı zamanda hazırlıkla, anlamla ve küçük mutluluklarla dolu bir yaşam biçimi olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamlıyor.

“Çünkü bizim zamanımızda bayramda yeni giymek, sadece bir gelenek değil, bir anlamdı. Kendimizi tazelenmiş, yenilenmiş hissetmenin bir yoluydu. O yeni kıyafetlerle sokağa çıkmak, büyüklerin elini öpmek, bayramın bir parçası olmaktı. Şimdi bakıyorum da, zaman çok şey değiştirmiş. Artık kimse bayram için özel bir şey giymeye pek özen göstermiyor. Bayramlar, çoğu zaman bir tatil fırsatına dönüşmüş durumda. Oysa bizim için bayram, bir araya gelmenin, hazırlanmanın, beklemenin ve en önemlisi o küçük şeylerden kocaman mutluluklar çıkarabilmenin adıydı. Ve galiba en çok da o yüzden, geçmişin bayramları hâlâ içimde en parlak haliyle yaşamaya devam ediyor”.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu