Alper EliçinYazarlar

ABD’nin Kuzeydoğusunda On İki Gün… Bölüm 4: Vermont – Maine

Ben & Jerry’s üretim tesisinden çıktıktan yarım saat kadar bir süre sonra Stowe‘a ulaşmıştık. Burası 5200 nüfuslu, dağ sporları ve doğa yürüyüşleri için uygun bir yer. Doğu ABD’nin kayak başkenti olarak anılan bu köyün kuruluşu da eskilere dayanıyor. Bir yönetime kavuşması 1763’te olmuş. Zenginleşme, bölgeye getirilen 8000 civarında koyun ile başlamış.

Stowe’un havadan çekilmiş bir fotoğrafı

(Kaynak: Vermont Vacations)

Arkasından 20. yüzyıl başlarında turizm gelişmiş. Ben & Jerry’s’de gördüğümüz gibi süt ve süt ürünleri konusunda bölge hala iddialı. Arabamızı park ettikten sonra kentin ana caddesi ve ormanlara giden bir yolda bir süre dolaştık. New England’a özgü ahşap, beyaz boyalı kilise, köyün en özgün binalarından biri olarak dikkat çekiyordu.

Stowe’nin uzaktan görünümü

Daha sonra konaklayacağımız Smugglers’ Notch (kaçakçılar geçidi) bölgesine doğru yolumuza devam ettik. Bölgenin adı, iki dağ arasından geçen vadiler ve bunların yamaçlarında bulunan mağaraların zamanında kaçakçılık yapmak için kullanılmasından geliyormuş. 1807’de Başkan Thomas Jefferson’un ABD’nin Napolyon Savaşları’na katılımını engellemek amacıyla Britanya ürünlerine ambargo koyması  üzerine Britanya da, ürünlerini Kanada’ya yollayıp Smugglers’ Notch üzerinden kaçak olarak ABD’ye girmesini sağlamış. 1812’den sonra da aynı rota bu kez tersine kölelikten kaçan zencileri Kanada’ya geçirmek için kullanılmış.

Smugglers’ Notch’a yakın Cambridge isimli ufacık bir yerde garip bir tesiste konakladık. Kaldığımız yer ahşap üç katlı bir binaydı. Bodrum katında da bir restoran vardı. Tesisi otel veya motel diye tanımlamak yerine, “han” olarak adlandırmam herhalde daha doğru olacak. Zaten tesisin adı da Smugglers’ Notch Inn idi. Yani Kaçakçılar Geçidi Hanı. Giriş işlemlerimizi tamamladıktan sonra bavullarımızla bir üst kattaki odamıza çıktık. Tuvalet ve banyo 1950’lerden kalma gibiydi. Temizlik de pek içimize sinmedi.

Eşyalarımızı bıraktıktan sonra yemek için odamızdan çıktık. Tüm gezi uygulamalarında en iyi restoran bodrum kattaki mekan olarak gösteriliyordu. Zaten benzinci marketleri dışında, başka bir lokanta, fast-food noktası filan da gösterilmiyordu. Biz de alt kattaki restorana girdik. Bir genç kız bizi karşıladı. Kendisine bahçede bir yeri tercih ettiğimizi belirttik. Ancak tüm masaların rezerve olduğunu söyledi. O zaman içerideki bir masada oturalım dedik. Bu sefer kız ‘o masaların hepsi dört kişilik size ancak barda iki yüksek sandalye verebilirim’ dedi. Halbuki restoran bomboştu. ABD’de genellikle tezgahtarlar, garsonlar son derece nazik ve güleryüzlü olur ama anlaşılan biz lanet birine çatmıştık. Sonunda kıza ‘sen Alman göçmeni bir aileden mi geliyorsun’ dedim ve restorandan çıktık. Tabii o dediğimden hiçbir şey anlamadı.

Sabah yediğimiz dondurma dışında bir şey yemediğimizden açtık ve civarda başka bir yeme mekanı yoktu. Sonunda, girdiğimiz sadece alkol satan bir yerde, bize arabayla 10-15 dakika mesafede, bir yer tarif ettiler de sonunda karnımızı doyurabildik.

Hanımıza döndüğümüzde geç olmuştu. Kahvaltı için rezervasyon yapılması gerektiğini öğrendik. Ancak mutfak kapasitesi nedeniyle her yarım saatte en fazla dört kişi kabul ediyorlardı. O nedenle sabah çok erken yola çıkmak istememize rağmen ancak 8:30’a rezervasyon yaptırabildik.

Sabaha karşı tuvalet için kalktığımda ise dengemi kaybettim ve yere düşecek gibi oldum. Aldığım bir ilaç nedeniyle o sıralar hafif bir denge problemim olduğundan birden karanlıkta sağlımdan endişelendim. Ancak daha sonra odanın zemininin oldukça eğimli olduğunu fark ettim. Daha önce bavullarımızı yerleştirirken dikkatimizi çekmemişti.

Düzgün bir kahvaltıdan sonra valizlerimizi tahta merdivenlerden aşağı indirip arabamıza yükledik. Anahtarlarımızı da bir sepete bıraktık ve yola çıktık. Smugglers’ Inn Notch Türkiye’ye bayağı uzak olmasına rağmen paranızla rezil olmak istiyorsanız hararetle tavsiye edeceğim bir yer…

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde vurgulamış olduğum gibi, YZ bizi mesafeler konusunda epey yanılttı. İşte o hata nedeniyle, Cambridge’den o gece kalacağımız Maine’deki Bar Harbor’a uzun bir yolumuz vardı. Kısa bir bölümü I-95 otoyolunda olmakla birlikte, büyük kısmı iki şeritli yollardan oluşan, yerleşkelerin içerisinden geçen bu parkur sekiz saat kadar sürdü. Öğlen vakti bir Subway’de hızlı bir sandviç molası verdik sadece. Ayrıca yakıt da aldık.

Stowe’dan Bar Harbor’a

ABD’de seyahat uçak veya araba yolculuğu demektir. Gençliğimde bir gün/gece 800 mil (1290 km) yol gitmişliğim vardır. Ama bu kez, sadece 260 mil (460 kilometre) olan bu rotada epey zorlandım. Sonunda akşam 17:00 civarı yoğun bir trafikte Bar Harbor girişindeki motelimize ulaştık.

Maine Eyaleti, batıda New Hampshire, güneydoğusunda Atlantik Okyanusu, kuzeydoğudan kuzaybatıya kadar Kanada (new Brunswick ve Quebec) ile çevrili. Nüfusu 1.4 milyon, başkenti Augusta, en büyük şehri Portland ise 68 bin nüfuslu. 1812’de Britanya Maine’i Kanada’ya ilhak etmek istemiş ama bir dizi yenilgi sonucunda Amerikan özgürlük savaşçılarına iade etmek zorunda kalmış. 1820’ye kadar Massachussetts’in bir parçası olarak kalan Maine, 1820’de federasyona ayrı bir eyalet olarak katılmış ve ABD’nin 23. eyaleti olmuş.

Bar Harbor ise 5000 nüfuslu bir sahil yerleşkesi. Başlangıçta bir balıkçı köyüymüş ama turizme de erken giriş yapmış. Istakozu çok meşhur. Özellikle yaz ve sonbaharda önemli bir turizm merkezi. Yerin adı 20. yüzyıl başlarına kadar Eden, yani cennetmiş. Daha sonra limanının girişinde sular çekildiğinde ortaya çıkan bir kum seddi nedeniyle Bar Harbor adı verilmiş. Mount Desert Island üzerinde ve anakaradan köprüyle geçiliyor. Bu adanın en büyük özelliği, üzerinde Acadia Milli Park’nın olması. Bar Harbor’a asıl hareketliliği getiren de zaten bu parka gelen ziyaretçiler.

Acadia Milli Parkı, Mount Desert Island’ın yarısını ve civarındaki bazı bazı küçük adaları kapsıyor. 470 metre yüksekliğindeki Cadillac Mountain en yüksek noktası. Ancak otopark yeri sınırlı sayıda aracı alabildiğinden önceden rezervasyon yapmak gerekiyor.

Bu arada Trump’ın bizim için hazırladığı bir kazığı da, artık seyahati planlamış olduğumuzdan, kabul ettik. Biliyorsunuz, Trump’a göre dünya ABD’yi sömürüyor ve refahını engelliyor. O nedenle milli parklara giriş normalde araç başına 35 dolar iken yabancılar için kişi başına bir 100 dolar daha ödeniyor.

Dağın zirvesine, virajlı bir yolun her iki tarafında görülen ormanlar, göller ve deniz manzarasını izleyerek tırmandık. Zirvedeki manzara da gerçekten muhteşemdi.

Cadillac Mountain’dan Acadia Milli Parkı’na bir bakış (Sol alt köşede ise Bar Habor görülüyor)

Hava kararırken parkın bir başka çıkışını kullanarak Bar Harbor’a indik. Park sıkıntısı nedeniyle arabamızı oldukça uzak bir yere bırakıp yürüyerek köyün merkezine ulaştık. Son derece ihtişamlı villaların yer aldığı bu küçük yerleşkenin sahilinde de pek çok deniz ürünü yenebilecek restoran bulunuyor.

Bar Harbor ana cadde

(Kaynak: https://www.visit-maine.com/acadiadowneast/ )

Zaten bizim de niyetimiz bu akşam birer ıstakoz yemekti. İyi bilinen bir deniz ürünleri lokantasında beyaz şarap yanında ıstakozlarımızı yedik. ABD’de restoranlarda %16-20 arası bahşiş veriliyor. Bizim ıstakozlar ve şarabın maliyeti 7500 TL tuttu. Fiyat ilk bakışta yüksek gelebilir ama Türkiye’de aynı yemeği bu fiyata herhalde ancak birimiz yiyebilirdik.

Ancak bu hayvanların 40 yıl kadar yaşadığını ve yememiz için adeta işkenceye benzer bir süreçten geçirildiğini öğrenince bir daha yememeye karar verdik.

Ertesi gün yeniden parka gitmek için erkenden kalktık. Kahvaltıyı park içerisinde önerilen bir yerde yapacak, sonra arabamızla önerilen bir rota üzerinde bir daire çizecek, özellikle görmemiz gereken yerlerde duracaktık. Saat 16:00 civarı da New England’daki son durağımız olan Portland’a doğru yola koyulacaktık. Ancak odamızdan dışarı çıktığımızda havanın puslu ve yağışlı olduğunu fark ettik. Belki saatler ilerledikçe hava açılır ümidiyle parka yeniden giriş yaptık. Biz kahvaltı yaparken hava da nasıl olsa açar diye düşünüyorduk. Ancak bizi bir sürpriz daha bekliyordu, o da kahvaltı mekanının saat 11:00’de açılıyor olmasıydı. Biz de şiddetini artırmış olan yağmur altında önce turumuzu yapmaya ve saat 11:00’de kahvaltı mekanına geri dönmeye karar verdik. İlk durduğumuz yer Jordan Pond isimli bir gölün kıyısıydı. Yağmur altında bir iki güzel fotoğraf çekip yola devam ettik.

Jordan Pond

Ancak yağmur bir türlü dinmiyordu ve pus da artıyordu.

 

Thunder Hole yakınlarında sisler altında Atlantik sahili

Thunder Hole

(Gelgit esnasında sular yükselirken buradaki bir deliğe suların hızla dolması nedeniyle oluşan ses nedeniyle buraya “gökgürültüsü deliği” adı verilmiş)

Turumuz bittiğinde kahvaltı mekanına geri döndük. Saat 11:00 olmuştu. Ancak bu kez de tüm park yerleri dolmuş, millet arabalarında turlayıp boş yer bulmaya çalışıyordu. İçeride masa kuyruğu da olacağını düşünerek Acadia planımızı kısa kestik ve Portland’a doğru yola çıktık. Yolda ayak üstü bir şeyler yeyip üç buçuk saat sonra Portland’daki otelimize ulaştık.

Britanya’dan Portland’a ilk yerleşimciler 1600’lerde gelmiş. Kentin resmi kuruluşu ise 1786. Nüfus kent merkezinde 68 bin, tüm metropoliten bölgede ise 550 binmiş. Büyük bankaların genel merkezleri, bir yapay zeka araştırma merkezi ve moleküler biyoloji şirketi, turizm gibi servis sektörleri kent ekonomisinin belkemiğini oluşturuyormuş.

Portland kent merkezinden bir görünüm

Portland’a geldiğimizde hava nihayet açmıştı. Hemen arabamıza binip kent merkezine indik. Köyden indim şehre misali bu yazı dizisinin ilk bölümünde anlatmış olduğum otopark parası ödemesini başarıyla yaptıktan sonra güzel bir İtalyan lokantasında deniz ürünlü bir şeyler yedik. Ne de olsa sabahtan beri aç sayılırdık. Nouvelle Cousine tarzındaki yemek lezzetli, miktarı az ve fiyatı yüksekti. Galiba o gün yarı aç gezmek biraz kaderimizde vardı. Daha sonra Portland eski limanının sahilinde bir süre dolaştık.

Portland’ın eski limanı (Bölge eski tarzı korunarak yeniden imar edilmiş)

 

Portland’ın denizden görünümü

(Kaynak: wikipedia.org)

Dükkanların geç vakte kadar açık olduğu Portland’da Türkiye’deki eşe dosta götürmek üzere birkaç hediye aldıktan sonra otelimize geri döndük.

(Haftaya Chesapeake Bay ve yazı dizisinin sonu)

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu