ABD’nin Kuzeydoğusunda On İki Gün Bölüm 1: Giriş

Eşimle birlikte eğitim için ilk kez Ocak 1980’de gitmiş olduğumuz ABD’ye son seyahatimiz ise Haziran 2019’da olmuştu. Aradan tam yedi yıl geçtikten sonra bu yıl bir kere daha bu ülkeye giderek daha önce görmediğimiz kuzey doğusundaki iki ayrı bölgeyi gezmeye karar verdik. On iki gün süren seyahatimizde bu vesileyle ABD’de yaşayan ve pek de sık görüşemediğimiz iki ayrı ailenin fertleri ile hasret gidermek, ailelerine yeni katılan bireylerle tanışmak fırsatını bulduk. Bu bölgelerden ilki, New York’tan Kanada sınırına kadar uzanan New England’ın (Yeni İngiltere) Boston’dan başlayarak kuzeye doğru devam eden kısmını kapsıyordu. Diğeri ise Maryland ve Virginia eyaletlerinin bir parçası olan ve Washington DC’nin doğusunda kalan Chesapeake Bay bölgesiydi.
Kuzey New England’a yapacağımız gezinin planlaması için yapay zekadan (YZ) yararlandım. Bu benim için bir ilkti. Ancak, kiralık bir otomobille yapacağımız beş buçuk günlük gezide bizi epey yanılttığını söylemeliyim. Bunun bir nedeni benden kaynaklanıyor, zira dokuz yıl aradan sonra ABD’de direksiyonun başına geçtiğim için, Amerikalılardan farklı olarak hız limiti ya da üstünde değil, çoğu zaman hız limitinin biraz altında araba kullandım. Ayrıca yaşım da ilerlediğinden kendimi biraz daha dikkatli davranmak zorunda hissettim. Bu da yolculuk sürelerini bir miktar uzattı. Ancak kullandığım YZ (Claude) da önemli hatalar yaptı. Örneğin New England seyahatimizin son gününde, Boston’dan Washington’a yapacağımız uçuşa yetişmemiz için önerdiği süre gerçek sürenin sadece %60’ı kadardı. Neyse ki hatayı Türkiye’deyken fark ettik ve son gün havalimanına ulaşım süresini ikiye bölmek için, o etaba bir ara konaklama ekledik. Bu bize Acadia Milli Parkı’nın hemen sınırında olan Bar Harbor-Maine’de yapacağımız konaklamayı ikiden bire indirmemize neden oldu. Daralan zamana ek olarak kötü hava şartlarının devreye girmesiyle de Acadia Milli Parkı’nda planladığımız yerlerin bir bölümünü yeterince dolaşamamış olduk.
Bir başka sorun mesafelerle ilgili ortaya çıktı. YZ New England’da yapacağımız turun 750 mil (1207 kilometre) olacağı konusunda bir bilgi vermişken, gerçekte 1000 mil (1607 kilometre) yol kat ettik. Bu da beni araba kullanırken epey zorladı. Bir gün, önemli bir bölümü tek gidiş ve tek dönüşten oluşan iki şeritli bir yolda on saat kadar araba kullanmak zorunda kaldım. Ek olarak, özellikle Vermont’ta görülmesi gereken birkaç yeri zaman darlığından atlamak mecburiyetinde kaldık.
Bazı önerileriyse Avrupa’dan gelen bir turist için anlamsızdı. Örneğin Vermont’ta bulunan Stowe kasabasında bir gondol gezisi önerisinde bulundu. Ancak Stowe’a gittiğimizde kastedilenin kayak pistlerine ulaşım sağlayan bir teleferik olduğunu anladık. Sadece bir Pazar günümüzün olduğu Boston için önerdiği gezi programında da aksaklıklar oldu. Kenti dolaşacağımız gün Boston’da maraton olduğunu uyarması son derece başarılıydı. Ancak, konaklayacağımız yer kentin bir banliyösünde idi ve kent merkezine ulaşmak için bineceğimiz trenin Pazar günleri iki saatte bir olduğunu atlamıştı. Bu da bizim Boston’da yapacağımız geziyi kısaltmamıza yol açtı.
ABD’ye seyahat etmek istememin bir nedeni de, ülkede değişen yaşam şeklini okuduklarımın ötesinde kendi gözlemlerimle izlemekti. Kısaca bunlardan da bahsedeyim.
Gelir dağılımının Avrupa ile kıyaslandığında çok daha bozuk olduğu ABD’de, yine de genelde halkın refahının ve toplumun önemli bir kesiminin yaşam şartlarının son on yılda Avrupa ülkelerine oranla ciddi şekilde arttığını görmek olası. Bu özellikle banliyölerde yaşayan profesyonel kesim/emekliler için çok belirgin.
İkinci dikkat çekici nokta, son on yılda konaklama, dışarıda yemek, hava ulaşımı gibi konularda fiyatların ciddi şekilde yükselmiş olması. Buna Basra Körfezi’ndeki krizin petrol fiyatlarına yansımasını da ekleyebiliriz. Biz bu seyahatte benzinin litresine 50 TL ödedik. Türkiye ile karşılaştırıldığında oldukça düşük ama ABD vatandaşları için oldukça yüksek. Elektrikli araç ise pek yok. Nedeni Trump’ın içten yanmalı motorları teşvik ederken Çin’in öncülük ettiği elektrikli araçları engellemesi.
Tüketim maddeleri, özellikle gıda ve giyim hala çok ucuz. Eminim bu durum dayanıklı tüketim maddeleri için de geçerlidir. Türkiye’de 9-12 bin TL arası satılan bazı tanınmış ayakkabı markalarının ABD’de 2500 TL’ye bulunabilmesi beni hayretler içinde bırakan konulardan biri oldu. Keza, Türkiye’de çok bilinen bir ‘outdoor’ giyim mağazası zincirinde seyahate çıkmadan önce baktığım ve fiyatı 12 bin TL olan bir montun aynısını ABD’de 2350 TL’ye bulmak da şaşırtıcıydı. Tüm bu ürünlerde, Türkiye’de bulunan mağazalarla karşılaştırıldığında gözlemlenen çeşit bolluğu da yine dikkat çekiciydi. Aynı şekilde Türkiye’de çok tanınan bir valiz firmasının ürünleri de tam yarı fiyatınaydı. ABD’de kişi başına milli gelirin, bizdeki baskılanmış döviz kuruna rağmen, Türkiye’nin beş katı civarında olduğunu düşündüğümüzde Türkiye’de yaşamanın ekonomik açıdan da ne kadar zor olduğu ortaya çıkıyor.
Birkaç ufak gözlemimle bu seyahatin giriş bölümünü sonlandırayım. Bunlardan biri küçük paket servisindeki hız. Gezimiz esnasında arkadaşlarımızın evinde unuttuğumuz bazı eşyaların, ya da internette daha kolay bulunabilen bazı ürünlerin eve teslimat hızı Türkiye ile karşılaştırıldığında çok daha yüksekti.
İnternet altyapısı bazı nüfusun az, coğrafyanın dağlık ve ormanlı olduğu bölgelerde çok kısa kesintilere neden olsa da çok esaslıydı. Orada çakma değil, gerçek 5G kullanıldığı hemen kendini hissettiriyordu.
Internet demişken, ABD’de artık onsuz yaşanamayacağını çok daha net bir şekilde gördük. New England gezimizin son durağı olan Portland kentinde aracımızı belediyenin işlettiği bir otoparka koyduğumuzda ödemeyi yapabileceğimiz bir görevli veya otomat olmadığını fark ettik. Onların yerine duvarda bir kare kod vardı. Telefonumuza bu kare kodu okutarak kredi kartımız üzerinden park ücretini ödedik. Avrupa’da, Türkiye’de, hatta KKTC’de de yerel yönetimler benzer uygulamaları bisiklet kiralama konusunda kullanılıyorlar ama genellikle bisiklet kiralamak olmazsa olmaz bir ihtiyaç değil. Ancak, konu arabanızı otoparka koymak olunca iş değişiyor. Özellikle toplu taşımanın büyük kentler dışında olmadığı ABD’de. Girdiğiniz her dükkanda yüksek kalitede internet olsa da, bu tür durumlar için sizin telefonunuzda da internet olması gerekiyor. ABD’ye gidecekler için önerim Türkiye’deki mobil telefon operatörlerinin önerdiği fahiş fiyatlı paketleri almak yerine, eSIM satın almak. Seyahat süresinde, 820TL civarında bir ücret ödeyerek aldığımız Roamless isimli 20 GB’lık paketin tahminen %60’ını kulandık. Seçtiğiniz eSIM uygulamasını indirdikten sonra ödeme, kullanım kılavuzunu okumak gibi her şeyi yapabiliyorsunuz.
Dikkatimizi çeken bir başka konu Trump ABD’sinde değişen güvenlik anlayışı oldu. 1980’de ABD’ye okumak için ilk gidişimizden beri ABD seyahatlerimizde hiçbir zaman yanımızda kimlik taşıma ihtiyacı hissetmemiştik. Ama bu kez Trump’ın kaçak göçmenleri yakalayacağım diye ortaya saldığı, şövenist ve ırkçı kişilerden oluşan ICE elemanları (ICE-Immigration and Customs Enforcement; Türkçe tercümesiyle Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi) nedeniyle tuvalete bile giderken pasaportumuzu yanımızda taşımak zorunda kaldık. Üzerinde kimlik bulunmayan ve açık renk tenli ve sarışın olmayan herkesi keyfi bir şekilde durdurabilen bu yaratıklar, kimliksiz kişileri sokaktan ve halka açık diğer yerlerde yakalayıp deporte etmek için kamplarda topluyorlar. Hatta bu kampların bir kısmı El Salvador’daki Bukele yönetiminin çete üyelerini yargılamaksızın sonsuza kadar topluca depoladığı hapishaneler bile olabiliyor. Neyse ki bizim dolaştığımız yerlerde bu üniformalı haydutlarla hiç karşılaşmadık.
Buna karşılık, güvenlikle ilgili bir diğer konu ile Washington DC kent merkezinde karşılaştık. ‘The Mall’ adı verilen, Washington’a her gittiğimizde keyifle dolaştığımız ve çevresindeki birkaç müzeyi gezdiğimiz, parlamento binasından Lincoln anıtına kadar uzanan ve boyutları 3000×383 metre olan bu geniş alan, güvenlik endişeleri ve ABD’nin kuruluşunun 250. yıl kutlamaları nedeniyle tam bir güvenlik çemberi içine alınmış, her yere girilmez tabelaları ve bariyerler yerleştirilmişti. Aynı durum Trump için kafes döğüşünün organize edildiği Beyaz Saray’ın önü için de geçerliydi. Her yerde polis, ulusal muhafız birlikleri ve araçları görülüyordu. Kısacası bizim Taksim meydanının daha büyüğü görünümündeydi. O nedenle bu kez Washington kent merkezinde dolaşma olanağı bulamadık.
Evet ABD ile ilgili genel izlenimlerim böyle oldu. Haftaya gezinin kendisini anlatmaya başlayacağım.




