Neyin Kurucusuyuz?

Yıllardır aynı cümleyi kuruyoruz:
“Biz iki kurucu tarftan biriyiz”
Peki, hiç durup kendimize şu soruyu sorduk mu?
Neyin kurucu tarafıyız
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.
Çünkü bu sorunun cevabını vermeden “kurucu taraf ya da irade ” demek, siyasi bir iddiadan çok, içi doldurulmamış bir slogana dönüşüyor.
Kıbrıslı Türkler, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki kurucu toplumundan biridir.
Bunu söylemekten neden çekiniyoruz?
Adını açıkça koymak gerekiyor:
Kıbrıs Cumhuriyeti.
Evet, bugün Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimi yalnızca Kıbrıslı Rumların elindedir. Evet, Kıbrıslı Türkler 1963 sonrasında bu devletin anayasal düzeninin dışında bırakılmıştır. Evet, 1974 sonrasında adanın kuzeyinde ayrı bir siyasi yapı oluşmuş ve 1983’te KKTC ilan edilmiştir.
Fakat bütün bunlar, tarihsel ve hukuki başlangıç noktamızı ortadan kaldırmıyor.
Asıl soru şu:
Biz bugün, “Bizi oradan attılar, biz de kendi devletimizi kurduk; şimdi gelin bu devleti tanıyın veya tanımasanız bile bizimle öyle bir anlaşma yapın ki mevcut düzenimiz uluslararası meşruiyet kazansın” mı diyoruz?
Eğer siyasetimizin nihai hedefi buysa, bunu açıkça söyleyelim.
Ama bunun gerçekleşmeyeceğini de bilelim.
Çünkü bugüne kadar Birleşmiş Milletler gözetiminde yürütülen müzakerelerin büyük bölümü, 1960’tan bu yana Kıbrıslı Türklerin de savunduğu iki toplumlu, iki bölgeli federal bir devletin nasıl işleyeceği üzerine kurulmuştur.
Anlaşmazlık, esas olarak yönetim ve güç paylaşımının ötesindeki temel parametrelerde düğümlenmiştir.
Dolayısıyla önümüzdeki mesele, geçmişi inkâr ederek yeni bir başlangıç icat etmek değil; geçmişten bugüne taşınan haklarımızı yeni bir anayasal düzen içerisinde yeniden güvence altına almaktır.
Benim anlatmak istediğim çerçeve tam da budur:
Kıbrıslı Türkler bir başka devletin içerisine sonradan alınacak bir azınlık değildir.
Biz, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu toplumlarından biriyiz.
Dolayısıyla olası bir federal çözüm, bizi “Rum devletine geri dönen bir topluluk” haline getirmemelidir.
Tam tersine…
Yeni anayasa ile yeniden kurulacak federal yapının eşit kurucu taraflarından biri olmamız gerekir.
Burada çok önemli bir ayrım var.
Biz yeni bir devletin verdiği haklarla değil, yeni anayasanın güvence altına aldığı kurucu siyasi statümüzle o yapının içerisinde yer almalıyız.
Bu nedenle meselenin özü, “Kuzeyde kurduğumuz düzeni dünyaya nasıl kabul ettiririz?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Kıbrıslı Türklerin kurucu siyasi statüsünü, eşitliğini, güvenliğini ve geleceğini Kıbrıs’ın yeni anayasal düzeninde nasıl kalıcı hale getiririz?
Bence gerçek mücadele budur.
Çünkü aksi halde iki tarafın da kendi gerçekliğine kapanıp “Ben zaten devletim” demesi, sorunu çözmek yerine statükoyu sonsuza kadar dondurur.
Ve statüko, göründüğü kadar masum değildir.
Zaman geçtikçe uluslararası hukukta tanınmış devlet ile tanınmayan yapı arasındaki fark büyür. İnsanların bireysel hakları, seyahat özgürlükleri, ekonomik ilişkileri, mülkiyetleri ve uluslararası alandaki hareket alanları giderek daha fazla başkalarının kararlarına bağımlı hale gelir.
Bugün toplumsal haklarımızın aşınmasından endişe ediyorsak, yarın aynı aşınmanın bireysel haklarımızda da yaşanabileceğini görmek zorundayız.
Kuzeyde ise başka bir tehlike var:
Devlet görüntüsünü korumaya çalışırken, uluslararası sistem içerisinde siyasi ve ekonomik olarak giderek daha fazla daralan bir alana sıkışmak…
İçeride ise sahte bir refah duygusuyla bunun üzerini örtmek…
Bu sürdürülebilir bir gelecek değildir.
Devlet olmak ile devlet gibi yaşamak aynı şey değildir.
Dünyayla kurduğunuz ekonomik, siyasi ve hukuki ilişkiler sizin gerçek gücünüzü belirler.
O nedenle artık sloganlardan çıkıp gerçeklerle konuşmalıyız.
“Kurucu iradeyiz” diyorsak, bunun ne anlama geldiğini de anlatmalıyız.
Kurucu irade olmak, geçmişte sahip olduğumuz bir unvanı nostaljik biçimde hatırlamak değildir.
Kurucu irade olmak, gelecekte kurulacak düzenin kurucularından biri olmayı talep etmektir.
Ve bunun yolu, mevcut statükonun sonsuza kadar devam edeceğini varsaymak değildir.
Bunun yolu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni bir anayasal düzenle federal bir devlete dönüşmesini ve Kıbrıslı Türklerin de bu yeni yapının eşit kurucu tarafı olarak haklarını anayasal güvenceye kavuşturmasını sağlamaktır.
Bu çerçevede Türkiye’nin güvenlik kaygıları, Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliği, mülkiyet, toprak, yönetim ve güç paylaşımı, güvenlik ve garantiler gibi başlıklar elbette müzakerenin temel unsurlarıdır.
Ama bütün bunların üzerinde bir gerçek var:
Bir çözüm, Kıbrıslı Türkleri tarihten silerek kurulamaz.
Nasıl ki Kıbrıslı Türklerin 1960’taki kurucu statüsü yok sayılamazsa, bugün oluşmuş siyasi gerçeklik de yokmuş gibi davranılarak çözüm üretilemez.
İki tarafın da gerçekliğini dikkate alan, fakat uluslararası hukukla bağını koparmayan yeni bir anayasal düzen gerekir.
Bunun için önce kendi siyasi dilimizi düzeltmeliyiz.
“Biz zaten ayrı bir devletiz, herkes bunu kabul etmek zorunda” demek kolaydır.
Zor olan ise şunu söyleyebilmektir:
“Biz bu adanın kurucu toplumuyuz ve gelecekte kurulacak düzenin de kurucu tarafı olmak istiyoruz.”
İşte bunun adı siyasi cesarettir.
Çünkü mesele, geçmişte hangi kapının önünde durduğumuz değil;
gelecekte hangi kapının anahtarını elimizde tutacağımızdır.
Ve unutmayalım:
Bugün adını söylemekten çekindiğimiz Kıbrıs Cumhuriyeti, yarının federal devletinin üzerinde yükseleceği anayasal zeminin başlangıç noktasıysa, bizim de o tarihin içinde inkâr edilemez bir yerimiz vardır.
Önemli olan o yere geri dönmek değil;
o yeri yeniden, eşit ve güvenli biçimde kurmaktır.
Başka bir ifadeyle:
Biz bir yere misafir olarak dönmek istemiyoruz.
Kurucusu olduğumuz yapının yeniden kurulmasında kurucu taraf olmak istiyoruz.
Bence Kıbrıs Türk siyasetinin önümüzdeki dönemde cevaplaması gereken en temel soru budur.
Çünkü başka bir yol ararken, elimizdeki yolu kaybetme riskimiz var.
Ve tarih bize şunu öğretmiştir:
Gerçeklerle yüzleşmeyen toplumlar, sonunda gerçeklerin kendisiyle yüzleşmek zorunda kalır.


