Hasan HastürerYazarlar

Talimat ve itaat toplumu olmamız için çalışıldı.

Her fırsatta yazar, söylerim.

   Kıbrıs Türk toplumunun sivilleşme ve demokratikleşme süreci, prematüre bir doğuma benzer.

   Demokrasi, toplumun bütün katmanlarında olgunlaşmış, içten bir arzunun ürünü olarak hayatımıza girmedi. Kurumları oluşturduk. Seçimler yaptık. Ancak talimatla yönetilme alışkanlığını aynı hızla geride bırakamadık.

***

TMT kuruldu.

   Türkiye’den gelen komuta kademesinin etkisi, örgütün sınırlarını aşarak toplum yaşamının hemen her alanına yayıldı. Güvenlik gerekçesiyle oluşan yönetim anlayışı, zamanla sivil hayatın da belirleyicisi oldu.

   Oysa kışlanın düzeniyle demokrasinin düzeni aynı değildir.

   Kışlada talimat verilir, uygulanır.

   Demokraside soru sorulur, tartışılır, itiraz edilir.

   Bu ayrım yeterince anlatılmadı. Hatta demokrasiden çekinenler, Kıbrıs Türk halkına kışla düzenini uygun gördü. Talimat ve itaat toplumu olmamız için çalışıldı.

   Kritik eşiklerde halkın sivil iradesinden çok, sivil olmayan yönetimin belirleyiciliği arandı.

***

Bugün hâlâ tek seslilik isteyenler var.

   Kıbrıs sorununda demokratik katılımla ortak politika belirlemek başka, herkesi aynı sözleri söylemeye zorlamak başkadır.

   Çok sesli bir koroyu düşününüz. Farklı seslerin oluşturduğu bütünlük, tek sesin tekrarından çok daha anlamlıdır. Toplumun gücü de farklılıklarını susturmasında değil, birlikte yaşatabilmesindedir.

***

1974, demokratik hayatımız bakımından da bir kilometre taşıdır. Ancak toplumun dünyaya açılması, uzun süre yeterince istenmedi.

   1981’de, Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası’nın Dünya Öğretmen Sendikaları Federasyonu’na (FİSE) üyeliği için rahmetli Arif Hoca ile Prag’a gidecektik.

   Kendi olanaklarımızla… Kimseden para istemiyorduk. Buna rağmen son ana kadar engeller çıkarıldı. Artık gidemeyeceğimizi düşündükleri bir akşamüstü, “Gidebilirsiniz” denildi.

***

   Bizim için olumlu olan gelişme, siyasi erki elinde tutanlar bakımından endişe kaynağıydı.

   Çünkü dışarıya yönelik konuşmanın Rauf Denktaş ve çevresindeki birkaç kişinin elinde kalması isteniyordu.

Öğretmenin, sendikacının, sıradan yurttaşın dünyayla doğrudan ilişki kurması neden kaygı yaratsın?

Kendine güvenen bir yönetim, halkının sesinden korkar mı?

   Kuyunun dibindeki kurbağaya sormuşlar: “Gökyüzü ne kadar?”

   Başını kaldırmış, bakmış, bakmış… “Kuyunun ağzı kadar” demiş.

   Kıbrıs Türk halkını hâlâ o kuyunun dibinde tutmak isteyen anlayışlar vardır. Özgüvenimizin büyümesini, dünyayı kendi gözlerimizle görmemizi istemeyenler…

Onlar için gidenlerin, gençlerin dönmemesi de ciddi bir gaile olmayabilir.

Oysa dünyayı tanıyan insan, dönerken dünyayı da beraberinde getirir. Bilgisiyle, deneyimiyle, farklı olana bakışıyla toplumunu zenginleştirir.

***

   Bugünkü sıkıntılarımızı, toplumsal psikolojimizden ve yaşadığımız tarihsel süreçten kopararak okuyamayız. 1950’lerden başlayarak yaşadığımız korkular, çatışmalar, göçler ve kayıplar, toplumsal kişiliğimizde derin izler bıraktı. Özgüvenimiz de bundan etkilendi.

   Belki en ağır sonuç, öğrenilmiş çaresizliğin hayatımıza yerleşmesidir.

   “Biz yapamayız.”

   “Birileri karar versin.”

   “İtiraz etsek ne değişecek?”

   Bu cümleler kader değildir. Ancak sürekli tekrarlandığında kader gibi benimsenir.

Geçmişi konuşmak, geçmişte kalmak değildir. Bugünü anlayıp yarını daha sağlam kurabilmenin gereğidir.

   Bir toplumun yetişkin olması, kendi adına düşünmesiyle başlar. Yanlış yapma ihtimalinden korkup karar hakkımızı başkalarına devredersek, doğruyu bulma yeteneğimizi de geliştiremeyiz. Çocuklarımıza bırakacağımız miras, yalnızca toprak ya da kurumlar değildir. Soru sorabilme cesareti, kendi sözüne sahip çıkma alışkanlığı ve dünyayla eşit göz hizasında ilişki kurabilme özgüvenidir. Bunları büyütmeden, sandık kurmakla demokrasiyi tamamlamış olmayız. Sandığın öncesinde de sonrasında da yurttaşın sesi duyulmalıdır. Halk seyirci değildir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu