Hasan KahvecioğluYazarlar

Sınıfta Atatürk düşmanlığı, minarede sonuna kadar açık Arapça Ezan…

 

 

Dün; Türk Maarif Koleji’nde sendikal eylem vardı. “Din ve Ahlak Bilgisi” öğretmeni, protesto edildi.

Bu; bir yıl içinde aynı okulda, ikinci “din öğretmeni” vakası oluyor.

Yılın başında TC’den gönderilen bir öğretmen, girdiği sınıflarda Atatürk karşıtı sözleri yanında, kadınları aşağılayan cümleler sarf edince, öğrencilerden tepki görmüş ve okuldan gönderilmişti.

Arkasından gelen ikinci din öğretmeni; 11 ve 12 yaşlarındaki çocuklara; ballandıra ballandıra cenazeden, kefenden, ölü yıkamadan, diğer dünyadan söz edince, çocuklar korkmuşlar, ağlamaya başlamışlar.

Hatta bu anlatılan “hurafe”ler, bazı öğrencilerin geceleyin rüyasına girmiş.

Tabii bu kez anne babalar ayağa kalkmış, aralarında imza toplayarak öğretmenden şikayetçi olmuşlar.

Bunun üzerine din öğretmeni birkaç gün ortadan kaybolmuş ama dün yeniden okula gönderilmiş.

Sendikanın da, velilerin de itirazları zerre kadar dikkate alınmamış…

“Dinci bağnazlığı” okullara sokan, “gerici” Eğitim Bakanı Çavuşoğlu’nun bu “tavla teslim” tavrı, aslında genel anlamda UBP’nin ve ortaklarının son 5 yılda toplumsal değerlerimize karşı yürüttükleri ortak “suç ortaklığı”dır.

Bu coğrafyada artık giderek güçlenen bir “dinci damar” oluştu.

Minarelerdeki hoparlörün sesini sonuna kadar açan da, sınıfta küçücük çocuklara “Erkek ölünce kadın 5 yıl yas tutacak” diyen de aynı damarın aparatıdır.

Geçenlerde sevgili Mete Hatay, “pek yazmak istemediği” bir paylaşım yaptı…

Yazdıkları; sosyal medyada çok büyük ilgi gördü…

Paylaşımının “girişi” gerçekten çok manidardı…

“Pek yazmak istemediği” bir konudaki bir “rahatsızlığı” dile getirmek “zorunda” kaldığını söylüyordu.

İşte; hepimizin ortak “hassasiyetlerinin” dobra itirafı…

Hepimizin içinde bulunduğu “ruh durumunu” özetlemesi bakımından bu samimi itirafı çok değerli buldum…

Konu; minarelerimizden yükselen ve son zamanlarda uçuşa geçen; metalik, çoğu zaman detone upuzun ezan sesi…

Peki; bu konu neden bu kadar “nazik” ve neden “istemeden” yazıyoruz?

Çok net olarak söyleyeyim…

Din bağnazlarının şirretinden korkuyoruz da ondan…

Din düşmanı mı derler, sen Müslüman değilsin mi derler; hepsi mümkün…

Bu yüzden “hoparlör sesi”nin yüksekliğini, mekanik ve itici karakterini, Arapça olarak uzatılan anlaşılmaz içeriğini konuşamıyoruz…

Konuşursak “dinsiz” diye saldırıya uğramaktan çekiniyoruz…

Bir de şu var: Kıbrıslı’lar zaten bu çevreler tarafından “dini bütün” olarak kabul edilmiyor.

Bu da ciddi anlamdaki bir “rahatsızlığın” dile getirilmesini önlüyor…

Gerçek şudur ki; insanımız “mücadele etmeyi” de pek sevmiyor…

Bu konuda “mücadele eden”lerin ve okullardaki bu “dinci fanatizme” karşı çıkan velilerin şimdiye kadar bir sonuca varamadığı görülüyor.

Nedeni “üst akıl”ın ve buradaki “siyasi maşalar”ın boyun eğmesidir.

Okullardaki “dinci” dayatmayı da, “Gümbür gümbür” ezanı da dayatan aynı “damar”dır…

Mete Hatay’ın gönderisinin altına yaşadığı sıkıntıyı yazan yüzlerce “şikayetçi” insanımız vardır.

Alayköy’de, Sanayi’de, Ortaköy’de, Gemikonağı’nda, Balabayıs yolunda, Boğaz’da, Templos’ta, Mağusa’da, Yenicami’de, Din Sitesi çevresinde, Ebubekir Camisi etrafında, Yenişehir Camisi’nde, Selimiye’de insanlar sabahın köründe yataklarından nasıl fırladıklarını anlatıyorlar…

Balabayıs’ta, evinin karşısına kocaman bir cami inşa edilen kişinin evini satıp kaçması gibi, pek çok “vaka” yaşandı bu ülkede…

Bu insanların sesleri hiç duyulmadı…

Oysa, “hoparlör”ün sesini birazcık “kıssalar” okullara doğru dürüst öğretmenler gönderseler toplumun “gık”ı bile çıkmayacak…

Onlar ne yapıyor?

“Şikâyetler” arttıkça, minarelerdeki hoparlörlerin sesini “inadına” yükseltiliyorlar, istenmeyen öğretmeni okula geri gönderiyorlar.

Geçenlerde Selimiye Camii’nin iki minaresi arasına ışıklı bir slogan asıldı…

İki kelimeden oluşuyordu: “İrade bizde…”

Gerçekten de bir “meydan okuma”ydı bu…

Otorite benim, dilediğimi yaparım hatırlatmasıydı…

Neden mi?

Söyleyeyim: Bizim “Çevre Yasası”nın 58. maddesi ne der bilir misiniz?

Aynen aktarıyorum:

“Dini tesislerde, ses yükseltici kullanımından çevreye yayılan gürültünün kontrolüne ilişkin esasların belirlenmesinde bu Yasa ve bu Yasa uyarınca çıkarılması öngörülen tüzüklerde belirlenen gürültü seviyesi standartları esas alınır ve bunların uygulanmasını sağlamada yetkili kurum Din İşleri Dairesi Başkanlığı’dır.”

Yani; bizim “vekiller” bu yasayı “oybirliği” ile geçirirken, bir Allah’ın kulu kalkıp da “gürültü seviyesi” bakımından neden Din İşleri Dairesi’ne bu yetki aktarılıyor diye sormadı…

Bu yüzden “Ezan”ın sesinin kaç desibele kadar yükseleceği konusunda “irade” Din İşleri Dairesi’ne teslim edildi.

Adamlar da “şikâyetler” artınca “irade bizde” diye minareden slogan atıyorlar.

Oysa; bu konu, birçok Müslüman ülkede çözümlenmiştir. Minarede hoparlörün yasak olduğu, sınırlandırıldığı birçok ülke olduğu gibi, ezanın süresini ve gürültü seviyesini yasayla düzenleyen ülkeler var.

Birçoğunda yetki, belediyelere verilmiştir.

Bunun gibi Hristiyan ülkelerde de kilise çanına gürültü seviyesi (Desibel) sınırları koyan ülkeler var…

Yeni dönemde bu “irade” gaspını dikkate alan bir “yönetim” kurmayı başarmak zorundayız.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu