Alper EliçinYazarlar

Toplu Taşımada İnsan Faktörü -Dört Ülke Dört Kültür-

 

Bugünkü yazımda sizlere dört farklı ülkede toplu taşımada görev yapan kişilerle yaşadığım dört ayrı olayı anlatacağım. Anlatacağım vakalar her ne kadar 53 yıllık bir zaman dilimine yayılmış olsa da bu ülkelerde yaşayanların benzer durumlarda gösterdikleri tepki açısından bana ilginç geliyor.

Anlatacağım ilk vaka Ağustos 1973’ten. O yıl liseden sınıf arkadaşım Haluk ile Almanya’da ard arda iki çalışma kampına gitmiştik. Amaç hem dilimizi geliştirmek hem de Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen kişilerle tanışmaktı. Çalışma kampı olduğundan yemek ve yatak bedavaydı. İlk kamp sona erdikten sonra ben ve Haluk trenle ikinci kampın bulunduğu Lüneburger Heide’de, Celle yakınlarındaki Winsen an der Aller’e geçmiştik.

Kampın bulunduğu yer, o zamanki Doğu Almanya sınırına yakın, geniş bir askeri tatbikat alanının bitişiğinde, Almanya standartlarında oldukça fakir bir yerleşkeydi. Kampa bizim dışımızda, İstanbul’da beyin cerrahisi uzmanlığı eğitimi almakta olan Hüseyin isimli Karadenizli bir Türk daha gelmişti. Ayrıca, Almanlar ve Hollandalılar başta olmak üzere, başka Avrupa ülkelerinden birkaç kişi daha vardı. Hollandalılar kampa bisikletle gelmişlerdi. Ufak bir gruptuk ve hepimiz bir okul sınıfında yere serilmiş şiltelerin üzerinde yatıyorduk.

Bulunduğumuz yer, ormanlar içerisinde 300-500 nüfuslu bir yer olduğundan, Winsen’de bulunduğumuz üç haftayı birbirine bağlayan iki hafta sonundan birinde bisikletlerle Celle’ye gitmiştik. Bu yolculukta Hollandalılar, kızlar dahil, bisiklete binmeye çok alışık olduklarından gidiş dönüş toplamda 10 kilometre olan yolu bizden çok daha hızlı ve rahat pedal basarak aşmışlar, biz Türkler ise arkadan nal toplamıştık. Ayrıca geceleri de kasıklarımızın derileri tamamen yüzülmüş olduğundan çok canımız yanmış, yer yataklarımızda pek rahat uyuyamamıştık.

İkinci hafta sonu ise Celle’ye 50 kilometre kadar uzaklıkta olan Hannover’e gidilmesine karar verildi. Birkaç Alman ve Hollandalı kız, biz üç Türk, Celle’den trene bindik ve kısa bir süre sonra Hanover’de indik. Tren biletleri, bize rehberlik edecek olan bir Alman kız arkadaşımız tarafından gidiş dönüş olarak alınmıştı. Hanover’de güzel bir gün geçirdikten sonra akşam Celle’ye dönmek üzere tekrar trene bindik.

O zamanlar trenlerde kompartımanlar olduğundan ve biz de yedi veya sekiz kişi olduğumuzdan, iki ayrı kompartımana bölündük. Bir kompartımana Alman ve Hollandalı kızlar, hemen bitişiğindeki kompartımana da biz Türkler oturduk. Zaten tren de boştu. Yarım saat kadar süren kısa yolculuğumuz esnasında bir ara kompartımanın kapısı açıldı ve genç bir kondüktör içeri girdi. Biletlerimizi kontrole gelmişti. Kendisine biletlerimizi uzattık. Ciddi bir ifadeyle bize, biletimizin Hamburg’a giden bu tren için geçerli olmadığını, sadece yerel trenlerde kullanılabileceğini belirtti ve her birimizden o zaman için oldukça yüksek bir meblağ olan 50 Alman Markı ceza ödememizi talep etti. Mali olarak hepimizi çok zorlayacak olan bu rakamı sesimizi çıkarmadan ödedik.

Kondüktör aynı sert ifadeyle kompartımanın kapısını hızla çekerek koridora çıktı ve bizim Alman ve Hollandalı arkadaşların bulunduğu kompartımana yöneldi. Biz Türkler ise son derece dar olan bütçemize aldığımız darbe ve sert tutum nedeniyle büyük bir moral bozukluğuyla yerlerimize çöktük.

Ancak biraz sonra yan kompartımandan gülüşmeler, hatta kahkahalar gelmeye başladı. Bir süre sonra da kompartımanın sürgü kapısının tekrar kapandığını ve kondüktörün görevine devam etmek için vagonun koridor bölümüne çıktığını duyduk. Ben de dertleşmek için yan kompartımana geçtim. Ancak hala gülüşen kızlardan, kondüktörle yarı flörtöz bir sohbet yaptıklarını ve kendilerinden hiçbir ceza istenmediğini öğrendim.

Çok sinirlenmiştim. Kompartımandan dışarı fırladım kondüktörü daha diğer vagona geçmeden yakaladım ve neden bize ceza keserken yan kompartımana kesmediğini sert bir şekilde sordum. Arkasından da kendisini şikayet edeceğimi vurguladım. İki kompartımandaki yolcuların birbirini tanıdığını anlayan kondüktör çok zor durumda kaldı. Bize karşı gösterdiği sertlik ve ciddiyet bir anda kayboldu. O kem küm ederken ben cezanın iadesini istedim. Fazla uzatmadan bizlere 150 DM’ı iade etti. Ceza makbuzlarını da kesmiş olduğundan daha sonra herhalde o parayı cebinden ödedi.

İkinci anlatacağım olay Ocak 2007’de Finlandiya’dan. O yıl kayak yapmak ve kış ortamında Finlandiya’nın kuzeyinde bulunmak için ailece bir haftalığına kutup dairesi içerisinde bulunan Yllasjarvi’ye gittik. Bir hafta boyunca ısının -25*C civarında seyrettiği, güneşin bir iki saatliğine doğduğu bir ortamda sodyum lambalarıyla aydınlatılan pistlerde yüzmüzde kar maskesiyle kayak yaptık, buz otellerinde ren geyiği çorbası içtik ve donmuş göllerde delik açarak balık avlamaya çalıştık. Bir hafta sonra da geldiğimiz gibi Finnair ile Helsinki’ye geri döndük. Bir gece kaldıktan sonra da THY ile tekrar İstanbul’a uçtuk.

Dikkatimi çeken olay, Helsinki’den havalimanına giden belediye otobüsünde gerçekleşti. Baltık Denizi’nin kısmen donmuş olduğu yine sıfırın altında bir sıcaklıkta, kardan tamamen temizlenmiş bir yolda otobüsümüz belli duraklarda yolcu varsa durarak havalimanına doğru giderken ben de camdan kar manzaralarını seyrediyordum. Derken ön camdan uzakta tek bir direk ve tabeladan oluşan bir durak göründü. Aynı anda ayağındaki cross-country (yürüyüş kayağı) ile otobüse yetişmeye çalışan bir adam otobüsün 300 metre kadar uzağında belirdi. Adam büyük bir çabayla otobüse yetişmek için son hızla yol alıyordu. Ben de kendisini yan camdan izliyordum. Otobüsümüz durak hizasına geldiğinde kayaklı adam duraktan en fazla 30 metre mesafedeydi. Sürücümüz adama döndü baktı, ancak durmadan yoluna devam etti. O soğuk havada otobüsü yakalamak için çırpınan bu kişiyi sürücünün durmayarak almaması beni çok etkilemişti. İşin garibi, yolcular da durumu çok doğal karşılamış, kimse sesini çıkarmamıştı.

Üçüncü gözlemim Haziran ayında ABD’ye yapmış olduğum seyahatten. Boston yakınlarında yaşayan arkadaşım Hüsnü’nün evine havalimanından en kolay ulaşım yöntemi Logan Express isimli otobüs. Biletleri de internetten alabiliyorsunuz. Biletler her iki yön için de geçerli ve tek kullanımlık. Otobüs Framingham isimli bir kasabadaki terminale sizi bırakıyor, dönüşte de aynı yerden tekrar alıyor.

Giderken her şey yolunda gitti ve kolaylıkla Hüsnü ile buluştuk. Dönüşte Hüsnü’nün bir sağlık randevusu olduğundan ben ve eşimi Framingham’daki otobüs terminaline biraz erken getirdi ve vedalaşarak ayrıldık. Biraz sonra da bir otobüs geldi. O sırada inecek ve binecek yolcular da birbirine karıştı. Avrupa ya da Japonya’dan bildiğimiz bir sıra düzeni yoktu. Otobüsün sürücüsü yolcuların telefonlarında yer alan biletlerdeki karekodları elindeki dijital bir aletle okumaya başladı. Ben de gidip kendi biletlerimizi okuttum. Ancak daha sonra şoför, herkesin duyabileceği bir şekilde, o otobüsün depoya gideceğini ve bizi almak için yeni bir otobüs geleceğini söyledi ve araca tekrar binerek oradan ayrıldı. O an ben inen yolcuların biletlerinin okunduğunu ve bu arada bizim biletlerin de inen yolcu bileti olarak değerlendirildiğini, o yüzden de geçerliliğini yitirdiğini fark ettim. Alelacele yeni bilet almamız gerekiyordu ve internetimiz de yoktu. Derhal perondan terminale geri döndüm ve bir kontuarın arkasında oturan bir görevli buldum. Bineceğimiz otobüsü kaçırmadan yeniden bilet alabileceğim bir yer bulmuştum. Adama durumu anlattım. Görevli bana gülümsedi ve ‘merak etme hallederiz’ dedi. Bizi alacak otobüs geldiğinde de kontuarın arkasından çıkarak perona kadar geldi ve durumu sürücüye tipik bir zenci aksanıyla anlattı. Ne konuştuklarını anlamadım ama otobüse tekrar bilet almaksızın binebildik.

Tabii bazılarınız “ABD koskocaman bir kıta, her yeri birbirine uymaz” diyebilir ama 46 yıldır belli aralıklarla gittiğim, iki buçuk yıl okuduğum ABD taşrasının insanlarının Boston gibi metropollerde yaşayan kişilerden çok daha esnek ve cana yakın olduğunu da deneyimlerimden biliyorum.

Son anlatacağım olay ise Eylül ayının ikinci yarısında İsviçre’nin başkenti Bern’de geçti. Oğlumun evine 400 metre mesafedeki otobüs durağından dokuz yaşındaki torunum otobüse binerek kent merkezine gidecek, orada babasıyla buluşacaktı. Ben ise onu otobüse bindirdikten sonra kent merkezine yürüyerek ulaşmayı tercih etmiştim. Durağa yaklaştığımızda otobüsün yaklaşmakta olduğunu gördük ve yetişmek için koşmaya başladık. Otobüs bizden 15-20 saniye önce durağa ulaştı. Normalde durakta kimse olmadığından yoluna devam etmesi gerekiyordu. Ancak sürücü bizi görmüştü. Torunum Evrim’in elindeki bileti duraktaki otomata okutması için bekledi. Evrim bindikten sonra kapıyı kapatıp yoluna devam etti. Özellikle çok dakik işleyen bir ulaşım sistemi içinde otobüs şoförünün böyle bir esneklik yapmış olması gerçekten dikkat çekiciydi. İşte o an Helsinki’deki olayı hatırlayarak bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu