Hasan HastürerYazarlar

“GÖÇMENKÖY MÜCADELE OKULU GİBİYDİ”

Kıbrıs Türk toplumunda siyaseti yalnızca parti çatısı altında yapılan bir uğraş olarak görenler çoktur.

   Bir partiye girersiniz. Toplantılara katılır, seçim dönemlerinde görünür olursunuz. Sonra da siyasi geçmişinizin ağırlığından söz edersiniz.

   Peki, hayatın içindeki mücadeleniz?

   İnsanlarla kurduğunuz bağ? Yaşadığınız yere kattığınız değer? Hiçbir karşılık beklemeden üstlendiğiniz sorumluluk?

   Bunların yanıtı her zaman parti kayıtlarında bulunmaz.

   Hayatın pratiğiyle savunulan düşüncenin örtüşmesini önemserim.

İnsan, söylediklerinin ne kadarını yaşar? Başkasından beklediğinin ne kadarını kendisi yapar?

Benim için ölçü budur.

   Mücadelenin önünde yer tutmakla, önlerde yer kapmak arasında da fark vardır. Birinde emeğiniz sizi görünür kılar. Diğerinde görünür olmak için kendinize yer açarsınız.

   Bizde ikincisini becerenlerin sesi çoğu zaman daha fazla çıkar.

   Ancak bütün olumsuzluklara rağmen, tertemiz idealleriyle yoluna devam eden insanlar da vardır.

   Unvan beklemezler. Siyasi hesap yapmazlar. Güçlü birilerinin yakınında durup kısa yoldan bir şeyler elde etmenin peşine düşmezler.

   İnandıkları için çalışırlar.

   İnşaat mühendisi, Göçmenköy çocuğu Salim Piyale, bu tanımlamaya verebileceğim güzel örneklerden biridir.

Göçmenköy’ün anılarını canlı tutmak, bugününe sahip çıkmak, geleceğe yürürken geçmişin unutulmamasını sağlamak için nitelikli çalışmalar yapıyor.

Bu emeği değerli buluyorum.

Bir mahallenin hikâyesini koruyan insan, toplumun ortak hafızasına da sahip çıkar. Bu sorumluluğun değeri herhangi bir makamla ölçülebilir mi?

Çünkü bir yerleşim yerinin geçmişi, yalnızca hangi yıl kurulduğundan, sokaklarının nereden geçtiğinden ibaret değildir.

Orada yaşanan hayatlar vardır. Komşuluklar, dayanışmalar, yokluklar, sevinçler vardır. Çocukların büyüdüğü, büyüklerin yeniden hayata tutunduğu yıllar vardır.

Bunlar kayda geçirilmezse, zamanla insanlarla birlikte kaybolur.

   Göçmenlik yaşamış insanların kurduğu mahallelerde hafıza ayrı bir önem taşır. Geride bırakılan evlerin, sokakların, bahçelerin hatırası yeni komşuluklara karışır. Yeni bir hayat kurulur. Çocuklar o hayatın içinde büyürken büyüklerin taşıdığı acıları da umutları da öğrenir. O nedenle geçmişi derlemek, yalnızca eski fotoğrafları bir araya getirmek değildir. İnsanların birbirine nasıl tutunduğunu anlamaktır. Bugünümüzü değerlendirirken o birikime ihtiyacımız var. Yarını konuşurken de var. Hem de çok.

Göçmenköy’ün benim hayatımda da özel bir yeri, özel bir değeri vardır.

Salim Piyale ile sohbet ettim.

Sözü gereğinden fazla uzatmadık. Ancak sohbetin sonunda, Göçmenköy üzerine söz söylemek bakımından topu bana da pas etti.

O pası karşılıksız bırakacak değilim.

Önce sohbetimizi paylaşacağım.

Ardından kendi anı dağarcığımdan Göçmenköy’e ait bazı sayfaları açacağım.

Hem hatırlamak hem de hatırladıklarımız üzerinden bugüne bakmak için.

HASTÜRER: Yaşam yolculuğunun ilk yılları desem…

PİYALE: 1957 yılında Ayirini (Akdeniz) köyünde doğdum. 1964 yılında ailemle birlikte Lefkoşa’ya göç ettik. 1968 yılına kadar atıl durumdaki bir benzin istasyonunun deposunda yaşadık. Ardından, bugünkü adıyla Göçmenköy olan Göçmen Evleri’ne taşındık. Yedi kardeşin en büyüğüyüm.

HASTÜRER: Göçmenköy sana neler öğretti?

PİYALE: Dostluğu, yardımlaşmayı, insan sevgisini, en zor koşullarda bile ayakta kalmayı ve hiçbir mücadelenin tek başına yürütülemeyeceğini Göçmenköy’de yaşayarak öğrendim. Göçmenköy mücadele okulu gibiydi. “Göçmen” Evleri’nde başlayan yaşamımız, bana dayanışmanın yalnızca bir söz değil, hayatın içinde anlam kazanan bir değer olduğunu öğretti.

HASTÜRER: Göçmenköy’de tüm çocuklar çalışırdı: Bu senin için nasıl başladı?

PİYALE: On üç yaşımdan itibaren yaz tatillerinde inşaatlarda kalıpçılık ve demircilik yaparak aileme destek olmaya çalıştım. İnşaatlardaki çalışma hayatım yükseköğrenim yıllarıma kadar devam etti. Kış aylarında ise şubat tatillerinde, annemin de aralarında bulunduğu narenciye kesim işçileriyle birlikte çalıştım.

Emekle, emekçinin sorunlarıyla ve yaşam mücadelesiyle erken yaşlarda tanıştım. Bu deneyimler, hayata bakışımı ve ileride benimseyeceğim politik duruşu şekillendiren en önemli unsurlar oldu.

HASTÜRER: Siyasi görüşün ne zaman şekillenmeye başladı?

PİYALE: Yükseköğrenim yıllarımda sol düşünceyle tanıştım. Emekten ve emekçiden yana bir siyaseti benimsemek, bu doğrultuda mücadele etmek benim için yabancı bir yol değildi. Çünkü ben zaten Göçmenköy’ün hamuruyla yoğrulmuştum. Eşitliği, dayanışmayı ve birlikte mücadele etmenin değerini yaşayarak öğrenmiştim.

HASTÜRER: İnşaat mühendisi Salim Piyale…

PİYALE: İnşaat mühendisi olarak meslek hayatıma başladığımda proje ve saha mühendisi olarak çalıştım. Ofislerde çalışma arkadaşlarımla, şantiyelerde ise inşaat emekçileriyle bütünün bir parçası olabildik. Kalıpçısından demircisine, dülgerinden boyacısına kadar farklı iş kollarında çalışan emekçilerle ilişki kurmak, onların sorunlarını anlamak ve çözüm bulmalarına yardımcı olmak benim için hiçbir zaman zor olmadı. Çünkü onların dünyasını, çalışma koşullarını ve yaşam mücadelesini yakından tanıyordum.

Meslek hayatım boyunca çok sayıda projede görev aldım, şantiyeler kurdum, inşaatlar yaptım ve teslim ettim. Meslek örgütümde çeşitli görevler üstlendim. Ancak bütün bunları mesleki kariyerimin başarıları olarak sıralamanın tek başına yeterli olduğuna inanmıyorum.

HASTÜRER: Çalışma hayatında neler en önemli sence?

PİYALE: Bence asıl önemli olan, sahip olduğumuz mesleki bilgi ve deneyimi toplumun yararına nasıl kullandığımızdır. Meslek örgütlerinde üstlendiğimiz görevlerde meslektaşlarımız için neler yaptığımız, topluma ne kattığımız ve ortak yaşamımıza nasıl katkı sağladığımızdır.

Benim için meslek, sadece bir kariyer alanı değildir, topluma karşı sorumluluklarımızı yerine getirebileceğimiz bir dayanışma ve hizmet alanıdır.

HASTÜRER: Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği’nin kuruluşunu anlatır mısın?

PİYALE: 2006 yılında bir grup arkadaşımla birlikte Göçmenköy Taşkınköy Kültür Derneği’ni kurduk. Derneğin kurucu başkanlığını ve başkanlığını üstlenerek on altı yıl boyunca çalıştım. Bu süreçte kültür ve sanat alanında birçok etkinlik ve çalışma gerçekleştirdik.

HASTÜRER: Sosyal çalışmaları sürdürürken neleri görev bildin?

PİYALE: Özellikle Göçmen Evleri’nde başlayan yaşamlarımızın anılarını, dostluğumuzu, dayanışmamızı, zor koşullarda ayakta kalma irademizi ve asla pes etmeme kararlılığımızı yeni nesil Göçmenköylülere aktarmayı önemli bir görev bildim. Çünkü geçmişimizi hatırlamanın, ortak değerlerimizi korumanın ve bu değerleri gelecek kuşaklara taşımanın toplumsal hafızamız açısından büyük önem taşıdığına inanıyorum.

Bugün derneğin yönetiminde yer almasam da çalışmalarına aktif biçimde katkı koymaya devam ediyorum.

HASTÜRER: Salim Piyale ve siyaset…

PİYALE: Siyasetin hep içinde oldum. Ancak bugüne kadar daha çok mutfağında yer aldım. Örgütlenmenin, birlikte üretmenin, dayanışmanın ve mücadeleyi büyütmenin bir parçası oldum.

Bugün ise emeğin siyasetinin Meclis’e taşınması gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle, yıllardır savunduğum değerleri daha görünür kılmak ve emekçilerin sesini daha güçlü duyurabilmek için siyasetin farklı bir sorumluluğunu üstlenmeye karar verdim.

Emekten yana siyasetin yalnızca sokakta değil, kararların alındığı yerde de güçlü bir şekilde temsil edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Bu mücadelede benim de bir sorumluluğum var.

Asgari ücret en düşük kamu maaşına eşitlensin diye;

On ve üzeri çalışanı bulunan iş yerlerinde sendikasız çalıştırma yasaklansın diye;

Ultra zenginlerden servet vergisi alınsın diye;

Emekçilerin hakları, insanca yaşam koşulları ve toplumsal eşitlik için;

Yıllardır savunduğum emekten yana siyaseti daha güçlü ve daha görünür kılmak için…

Emekçinin partisi Bağımsızlık Yolu’ndan ben de adayım.

Hastürer: Bu karar, kişisel bir karar mı?

PİYALE: Bu adaylık benim için yalnızca kişisel bir karar değil, yaşamım boyunca savunduğum değerleri daha ileriye taşıma sorumluluğudur. Çocukluğumdan itibaren edindiğim deneyimleri, mesleki birikimimi, örgütlenme çalışmalarından öğrendiklerimi ve emekten yana siyasi duruşumu ortak mücadelemizin hizmetine sunmak istiyorum.

Çünkü biliyorum ki haklarımız kendiliğinden kazanılmaz. Eşitlik, adalet ve insanca yaşam, ancak örgütlü mücadeleyle mümkün olur.

Sözümüz sokakta, programımızda ve örgütlü mücadelededir. Ben de o mücadelenin bir parçasıyım.

HASTÜRER: Göçmenköy ve siyasi duruş desem…

PİYALE: Bu konu başlı başına bir derin konu… Sanırım temelden başlayacak olursak bunu en güzel anlatacak olanlardan biri Hasan Hastürer, abimizdir.

***

 

Göçmenköy’ün çekirdeğindeki ruh

 

21 Aralık 1963, özellikle Kıbrıslı Türkler için hayatın öncesiyle sonrasını ayıran tarihlerden biridir.

   Tahtakale’de sıkılan ilk kurşunlar, sanki işaret fişeğiydi. Çatışmalar dalga dalga yayıldı.

   Türk Mukavemet Teşkilatı çok hazırlıklı mıydı?

   Anılarımı bugünden geriye doğru sorguladığımda, çok hazırlıklı olduğunu söyleyemem. Ancak olası bir EOKA saldırısının başlayacağına inanılıyordu.

   Yaşananlara önce farklı adlar verdik.

   Rum saldırısı… EOKA saldırısı… Çatışmalar… Fasariya…

   Adı ne olursa olsun, sonuç aynıydı. İnsanlar evlerinden, köylerinden kopuyordu.

   Göçmen olduğumuzu anlamamız bile zaman aldı.

Yüz üç köyden kopan Kıbrıslı Türklerin hikayesi, farklı adreslerde benzer acılarla sürüyordu. Bizim ailemizin yaşadıkları da bu büyük göçün içindeki binlerce hikayeden biriydi.

Annem, babam, iki abim ve ben, Küçük Kaymaklı’dan Hamitköy’e gittik.

Çocuktum.

Rahmetli tenekeci Rasim’in yaklaşık yüz metrekarelik evinde, en az yüz göçmenle birkaç gün yaşadık.

Düşünün…

   Yüz metrekare. Yüz insan. Herkesin yanında taşıdığı korkusu, geride bıraktığı hayatı…

   Bir hafta, on gün sonra Ortaköy’de teyzeme gittik. Ardından suyu, tuvaleti olmayan bir odaya yerleştik.

   Abilerim mücahitti. Annem, babam ve ben göçmendik.

   Haftada bir, tanıdıkların evine yıkanmaya giderdik.

   Çok zordu.

Bugün anlatırken birkaç cümleye sığan o hayat, yaşanırken öyle kolay geçmiyordu.

   1965–1966 yıllarında, bugünkü Göçmenköy’ün başlangıcını oluşturan otuz iki hanelik evler yapıldı. “Yer odaları” derdik.

   O zaman torpil yoktu.

   En zor koşullarda yaşayanlara verileceği söylendi. Öyle de oldu.

   İki abim mücahitti. Annemle babamla ilk yerleşen aile bizdik. Birkaç gün içinde bütün evler doldu.

   Otuz iki evde, en az on beş ayrı köyden insanlar vardı.

***

Ancak sıkıntılarımız ortaktı. Zorluk bizi birbirimize yaklaştırdı. Farklı köylerden gelmiş insanlar olmaktan çıkıp aynı ailenin bireyleri gibi olduk.

   Elektriğimiz yoktu.

   Sonra jeneratör kuruldu. Bugünkü Metropol ışıklarının yanındaki kahvehane, o zaman jeneratör odasıydı. İbrahim dayı çalıştırır, gece on birde kapatırdı.

   Işıklarımız birlikte yanar, birlikte sönerdi.

   Farklı yaşlarda çocuklardık. Erken büyümüştük sanki.

   İçimizde isyankâr bir duygu vardı. Birbirimizi kollardık. Mahallemizin çevresinde herkes rahatça dolaşamazdı.

   Ortaköy’e sinemaya topluca giderdik. Aynı pantolonla gömleği diktirdiğimiz bile olmuştu.

   Birlikte görünmek hoşumuza giderdi.

Dereyi de unutamam. Sular geldiğinde, bugünkü Spor Yazarları Derneği ile Ortaköy İlkokulu arasını su basar, tarihî köprü ortada kalırdı.

Her yıl aynı manzarayı yaşardık.

Evler çoğaldıkça gençler de çoğaldı.

Mersin İdman Yurdu’nun popüler olduğu yıllardı. Biz de takımımıza Göçmenköy İdmanyurdu adını verdik.

Antrenörümüz Ahmet Sonat’tı. İlk formalarımızı kendimiz aldık. Lefkoşa’dan katılanlarla güzel bir mahalle takımı olduk.

   1970 seçimleri, Göçmenköy’ün siyasi karakterinin ilk denemelerindendi.

   Özker Yaşın muhalif adaydı.

   Biz de kendiliğimizden muhalefetin yanında durduk. Kampanyasının parçası olacak kadar destekledik.

Bize kimse muhalif olmayı öğretmemişti. Yaşadıklarımızın içinden gelen bir itirazımız vardı. Birlikte hareket etmeyi mahallede öğrenmiştik. Sahada birbirimize pas verirken de sinema yolunda yürürken de aynı dayanışmayı taşıyorduk. Sandık zamanı geldiğinde o beraberlik siyasi bir tercihe dönüştü. Gençtik. Sesimizin duyulmasını istiyorduk. Söyleyecek sözümüz de vardı.

Aradan yıllar geçti.

Göçmenköy, betonarme apartmanlarla kuşatıldı.

Yine de benim bildiğim bir gerçek var:

Göçmenköy’ün çekirdeğinde, o otuz iki evde filizlenen dayanışma, o günlerin itirazı, 1965’lerin ruhu hâlâ yaşıyor.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu