Borç konuşulmaz… Eksilen sofra saklanır… Dışarıya karşı görüntü korunur..

Kıbrıslı Türkler olarak bazı mağduriyetlerimizi anlatırken çekingenliği aşan bir mahcubiyet yaşarız.
Sanki haksızlığa uğrayan biz değiliz de, ayıbı işleyen biziz.
Savaşlarda cinsel şiddete uğrayan Kıbrıslı Türk kadınlarının acıları konusunda yaşanan suskunluk bunun en ağır örneklerinden biridir. Rum tarafında kadınların yaşadığı mağduriyet dünyaya duyurulurken, bizim tarafımızda çoğu zaman konuşmanın kendisinden korkuldu.
Kıbrıslı deyişiyle, “Susun, duyulursa rezil oluruz.”
Kim rezil olacak?
Şiddeti uygulayan mı, şiddete uğrayan mı?
Mağdurun onurunu korumak, onu susmaya zorlamak değildir. Elbette kimsenin mahremiyeti izinsiz açığa çıkarılamaz. Ancak mahremiyeti korumakla yaşanan acıyı toplumsal hafızadan silmek aynı şey değildir.
Bu iki mağduriyetin ağırlığı ve niteliği elbette birbirinden farklıdır. Burada yan yana getirdiğim, acıların kendisi değil, mağdurun sesini kısan toplumsal alışkanlıktır. İnsan, başına geleni anlatırken neden suçluymuş gibi hissetsin? Neden yardım istemek, hakkını aramak veya yaşadığı güçlüğü açıklamak, başkalarının gözünde küçülme korkusuyla birleşsin? Toplumun asıl düşünmesi gereken budur.
***
Benzer bir suskunluğu ekonomik sıkıntılarda da görüyorum.
Sendikalar açlık sınırını açıklar. Rakamlar gazetelere girer. Fakat geçinemeyen insanların kendi sıkıntılarını aynı açıklıkla anlattıklarını pek duymayız.
Borç konuşulmaz. Eksilen sofra saklanır. Dışarıya karşı görüntü korunur.
Sonra da o görüntüye bakarak toplumun ekonomik durumunu değerlendirmeye kalkarız.
kalkınmayı evlerdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, bilgisayar veya kapıdaki araba sayısıyla ölçmeyen bir kültürün parçasıyım.
Bir eşyanın varlığı, onu alanın ekonomik huzur içinde yaşadığını göstermez. Borçla alınmış olabilir. Aile büyüklerinin desteğiyle edinilmiş olabilir. Başka ihtiyaçlardan vazgeçilerek alınmış olabilir.
Öğretmenlik yıllarımda bizden önceki kuşaktan meslektaşlarımızı dinlerdim. Buzdolabını nasıl borçlanarak aldıklarını, arabaya meslek hayatlarının kaçıncı yılında kavuşabildiklerini anlatırlardı.
Duygu sömürüsü yapmazlardı.
Hayatlarının emeğe, beklemeye ve öncelik belirlemeye dayanan akışını anlatırlardı.
Geçtiğimiz günlerde öğle saatlerinde Öğretmen Akademisi’nin yanından geçtim.
Bahçedeki araba kalabalığı dikkatimi çekti. Ciddi bir etkinlik var sandım. Neredeyse bir arabalık boş yer kalmamıştı.
Öğrenci sayısını düşününce merak ettim, sordum.
Öğretmen adayı öğrencilerin önemli bir bölümünün okula arabalarıyla geldiğini öğrendim.
Yakıştırmadım mı?
Ne demek yakıştırmamak?
Anne babaları, dedeleri, nineleri layık görmüş olabilir. Belki Akademiye girme başarısını arabayla ödüllendirdiler. Belki ulaşım koşulları bunu gerekli kıldı.
Gençlerin rahat etmesinden rahatsızlık duymam.
Benim sorum başka.
Çalışma hayatına başlamadan, önceki kuşakların yıllarca emek vererek ulaşabildiği imkânlara kavuşan gençlerin çalışma motivasyonunu neyle besleyeceğiz?
Daha pahalı arabayla mı?
Daha büyük evle mi?
Beklentiyi sürekli daha fazla tüketime bağlarsak, bunun sonu nerede gelecek?
Aile desteği değerlidir. Ancak desteğin yanında emeğin anlamını, sorumluluğu ve yapılan işin topluma katkısını da öğretmek gerekir.
Öğretmen olacak bir gencin en büyük hedefi yalnızca daha çok kazanmak olmamalıdır. Bir çocuğun öğrenmesine katkı koymanın, bir öğrencinin hayatında iz bırakmanın değerini de hissetmelidir.
***
Bu soruyu yalnızca gençlere yöneltmiyorum. Onlara başarıyı nasıl anlattığımızı da sorguluyorum. Çocuğuna her imkânı sunan aile, beklemeyi, bütçe yapmayı ve kendi emeğiyle bir hedefe ulaşmayı da öğretebilmelidir. Eğitim kurumları da mesleğin yalnızca gelirini değil, sorumluluğunu görünür kılmalıdır.
Çünkü toplumsal gelişme, sahip olduklarımız kadar onları nasıl elde ettiğimizle, ne için kullandığımızla ve başkalarının hayatına ne kattığımızla ilgilidir. Gençlere bırakacağımız en kıymetli miras, hazır imkânların yanında, kendi ayakları üzerinde durabilme gücü ve üretmenin sevincidir.
***
Unutmayalım.
Yoksulluğunu anlatanı utandırmayalım. İmkânı olan genci de suçlamayalım.
Görüntünün arkasındaki gerçeği konuşalım.
Bu yazıyı gençlere yönelik bir sitem olarak okumayın.
Tamamen yapıcı bir tartışmaya, kendimize dürüstçe bakmaya çağrı olarak alın.



