Derviş Doğan

Belirsizliğin Siyaseti

Kıbrıs meselesinde yıllardır dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz: Ne söylediğimiz net, ne de neyi savunduğumuz. Kamuoyuna yansıyan açıklamalara baktığınızda, farklı aktörlerin ifadeleri arasında ciddi bir anlam karmaşası olduğu açık. Aynı cümleler farklı şekillerde yorumlanıyor, farklı cümleler ise sanki aynı şeyi söylüyormuş gibi sunuluyor. Hal böyle olunca, toplumun kafası karışıyor; dış dünyanın kafasının karışmaması ise zaten mümkün değil.

Siyaset, en temelde, neyi savunduğunu açık ve anlaşılır şekilde ortaya koyabilme sanatıdır. Ancak bizde bu sanat, yerini muğlaklığa ve yoruma açık söylemlere bırakmış durumda. Bir tarafın “çözüm” dediğine diğer taraf “teslimiyet” diyebiliyor; birinin “hak” olarak gördüğünü diğeri “taviz” olarak nitelendiriyor. Bu kadar temel kavramlarda bile ortak bir dil oluşturulamamışken, uluslararası toplumdan bizi anlamasını beklemek gerçekçi değil.

Daha vahimi, bu belirsizlik yalnızca dışarıya dönük bir sorun değil; içeride de ciddi bir yönsüzlüğe işaret ediyor. Toplum olarak hangi hedefe yürüdüğümüz konusunda ortak bir fikrimiz yok. Kimi federasyonu savunuyor, kimi iki devletli çözümü; kimi statükonun korunmasını isterken, kimi radikal değişimlerden yana. Ancak bu görüşler arasında sağlıklı bir tartışma zemini oluşmadığı gibi, çoğu zaman bunlar net politikalar halinde de ortaya konmuyor.

Bu tablo, dış aktörler açısından bakıldığında oldukça anlaşılır bir sonuç doğuruyor: Karşınızda ne istediğini tam olarak ifade edemeyen bir taraf varsa, onunla neden ciddi bir müzakere sürecine girilsin? Uluslararası ilişkilerde belirsizlik, çoğu zaman güven eksikliği olarak algılanır. Güvenin olmadığı yerde ise kalıcı anlaşmaların zemini oluşmaz.

Peki bu durumdan kim kazançlı çıkıyor? Açık konuşmak gerekirse, bu belirsizlikten en az fayda sağlayan taraf biziz. Çünkü net bir hedefi olmayan toplumlar, başkalarının belirlediği çerçevelerin içinde hareket etmek zorunda kalır. Kendi gündemini oluşturamayanlar, başkalarının gündemine eklemlenir. Bu da uzun vadede siyasi iradenin zayıflamasına ve toplumun edilgenleşmesine yol açar.

Oysa ihtiyaç duyulan şey çok açık: Netlik. Hangi çözüm modelini savunuyorsak, bunun gerekçelerini, sınırlarını ve hedeflerini açıkça ortaya koymak zorundayız. İçeride bu netliği sağlayamadan dışarıdan anlayış beklemek, en hafif tabirle iyimserliktir.

Bugün geldiğimiz noktada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu belirsizlik gerçekten bir beceriksizlik mi, yoksa bilinçli bir tercih mi? Eğer tercihse, kimin işine yaradığına bakmak gerekir. Çünkü mevcut durumun sürdürülebilir olmadığı açık; ama sürdürüldüğü de bir o kadar gerçek.

Belki de artık en zor soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gerçekten çözüm mü istiyoruz, yoksa bu belirsizliğin sağladığı konfor alanından çıkmak mı istemiyoruz?

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu