Temel Taş Siyasi Eşitlik

Kıbrıs sorunu onlarca yıldır “çözüm istiyoruz” cümlesiyle anılıyor; ne var ki çoğu zaman çözümün ne olduğu, daha da önemlisi ne olmadığı göz ardı ediliyor. Oysa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 716 sayılı Kararı ve BM Genel Sekreteri’nin 8 Mart 1990 tarihli raporu, çözümün çerçevesini son derece net bir biçimde ortaya koymuştur: İki bölgeli, iki toplumlu ve iki siyasi olarak eşit topluluğa dayanan bir federasyon.
Sorunun düğümlendiği yer tam da burasıdır: siyasi eşitlik.
BM’nin açıkça ifade ettiği üzere siyasi eşitlik, çoğu zaman kasıtlı olarak çarpıtıldığı gibi “sayısal eşitlik” anlamına gelmez. Yani federal hükümette yüzde elli–yüzde elli temsil zorunluluğu demek değildir. Ancak bu, siyasi eşitliğin sembolik ya da tali bir kavram olduğu anlamına da gelmez. Tam tersine, siyasi eşitlik federasyonun çalışabilirliğinin anahtarıdır.
BM Genel Sekreteri’nin raporunda bu ilkenin nasıl somutlaşacağı açıkça belirtilmiştir. Federal anayasanın her iki toplumun mutabakatı olmadan kabul edilememesi ya da değiştirilememesi, her iki toplumun federal organlarda etkin şekilde yer alması ve en önemlisi, federal hükümetin herhangi bir toplumun hayati çıkarlarına aykırı kararlar almasının önüne geçecek güvence mekanizmalarının bulunması… Bunların tamamı siyasi eşitliğin pratik yansımalarıdır.
Bugün gelinen noktada ise, özellikle Kıbrıs Rum tarafında siyasi eşitlik kavramının ya isteksizce kabul edildiğini ya da içi boşaltılarak yorumlandığını görüyoruz. “Etkili katılım” söylemde var, ama karar alma süreçlerinde Türk tarafının iradesini gerçekten bağlayıcı kılan mekanizmalar söz konusu olduğunda ciddi bir direnç ortaya çıkıyor. Oysa BM parametreleri, siyasi eşitliği bir pazarlık unsuru değil, çözümün ön koşulu olarak tanımlar.
İki federe devletin eşit yetki ve işlevlere sahip olması da bu bağlamda hayati önemdedir. Bu eşitlik, bir tarafın diğerine tabi olduğu bir federasyon değil, ortaklık temelinde kurulmuş bir devlet yapısını öngörür. Aksi halde ortaya çıkacak yapı federasyon değil, çoğunluğun azınlığı yönettiği bir sistem olur ki bu, Kıbrıs’ta geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarından başka bir anlam taşımaz.
Gerçekçi olmak gerekirse, Kıbrıs’ta bir çözüm ancak tarafların BM’nin tanımladığı siyasi eşitliği içselleştirmesiyle mümkündür. Siyasi eşitliğin reddedildiği ya da budandığı her “çözüm önerisi”, aslında çözümsüzlüğün farklı bir versiyonudur.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Kıbrıs’ta gerçekten ortaklık temelinde bir gelecek mi isteniyor, yoksa “federasyon” kelimesi kullanılarak üniter bir yapının mı yolu açılmak isteniyor? Bu soruya verilecek dürüst cevap, Kıbrıs meselesinin geleceğini de belirleyecektir.
Çünkü BM’nin yıllar önce altını çizdiği gibi, siyasi eşitlik bir lütuf değil; sürdürülebilir bir barışın vazgeçilmez şartıdır.
