Hasan HastürerYazarlar

“Kıbrıs meselesi Avrupa’da, bizim yaşadığımız kadar hissedilmiyor”

 

 

   Hakan Çoban, genç bir Kıbrıslı Türk… Çalışma hayatında Lizbon ve Brüksel deneyimleri hayat okulu gibi olmuş… Özgür ruhlu… Özü, sözü, içi, dışı bir… Bunca yıllık gazetecilik hayatımda sorularıma, entelektüel, bilgiye, düşünmeye, sorgulamaya ve öğrenmeye önem vererek, olayları yalnızca yüzeyden değil derinlemesine analiz ederek yanıt veren ön sıralardaki kişilerden biri.

   Sözü fazla uzatmadan sorularım ve Hakan Çoban’ın yanıtlarıyla sizi baş başa bırakayım:

 

HASTÜRER: Zaman tünelinde yolculuk yapsan… Çocukluk yıllarından ilk neler anımsarsın?

H.ÇOBAN: Çok güzel bir aileye doğdum. Birbiriyle didişen ama sesini çok yükseltmeyen, çocuklarına öfkelense bile sevgiyi eksik etmeyen bir evde huzurlu bir çocukluk geçirdim.

Kalabalık bir aileyiz. Babamlar 18, annemler 5 kardeş. Biz, gururla söylüyorum, kabile gibi büyüdük. Sürekli toplanır, çok eğlenir, dertlerimize ortak olurduk.

Acısıyla tatlısıyla birçok anı var elbette. Ama çocukluğuma dönüp baktığımda en çok, düştüğümde kucaklarına koştuğum insanları görüyorum. Belki de bu yüzden bugün hâlâ düştüğümde onlara sığınıyorum.

İyi ki varlar.

 

HASTÜRER: Kıbrıs, çatışmaların izlerinin silinmediği bir ada… Rum toplumunun varlığını ne zaman bildin?

H.ÇOBAN: Adada tek yaşayanların biz olmadığını çok küçük yaşta öğrendim. Zaten 2003’te 10 yaşındaydım ve sınır kapılarının açılmasıyla birlikte toplumda yeni bir merak dalgası vardı. İlkokulda çocukların kendi aralarında yaptığı “Rumlar neye benzer?” tartışmalarının ekoları hâlâ kulağımda.

Bir de anne tarafından dedem vardı. O, bu tarafa ve burada kurulan düzene hiçbir zaman tam anlamıyla alışamamış Kıbrıslı Türklerdendi. Bir gün okula gelip, Rumlarla ilgili olumsuz şeyler öğrendiğimi müdüre şikâyette bulunduğunu hatırlıyorum.

Sürekli eski evinden bahseder, Yunanca haber dinlerdi. Bize de hep şunu söylerdi: “İyi Rum var, kötü Rum var. İyi Türk var, kötü Türk var.”

Yıllar içinde hem Kıbrıs’ı hem de Kıbrıslıları daha yakından tanıdıkça dedemin ne demek istediğini daha iyi anladım.

HASTÜRER: Brüksel’de beş yıl Niyazi Kızılyürek’e asistanlık yaptın… Brüksel ya da o beş yıl sana neler öğretti? 

H.ÇOBAN: Brüksel gerçekten çok güzel bir şehir. Orada yaşayanlar için çok iyi olanaklar sunuluyor. Parklarını hâlâ özlüyorum. Bana soğukla ve aylarca süren güneşsizlikle baş etmeyi öğretti. Ama bir noktadan sonra o koşullarla yaşamanın bana iyi gelmediğini fark edip oradan ayrıldım.

Çalışma hayatım Lizbon’da başladı, Brüksel’de devam etti. İş bitiriciliğim, öz güvenim ve çalışma etkim bu şehirlerde gelişti. En çok da sorunlardan ziyade çözüm odaklı çalışma biçimini orada öğrendim; bu da bugün hâlâ iş hayatımda çok işime yarıyor.

Kıbrıslı Türk olmak Brüksel’de Kıbrıs’takinden farklı bir deneyimdi. Orası siyasi bir şehir ve oradaki birçok insan da bunun bir parçası olarak bulunuyor. Bir kısmı diplomatik ağlarla, bir kısmı eğitim ya da kariyer fırsatlarıyla oradaydı. Açıkçası Kıbrıs meselesi Avrupa’da bizim yaşadığımız kadar yoğun hissedilmiyor.

   Uzun süre yaşadığım şehirlerde çok fazla Kıbrıslı ortamda bulunmadığım için Kıbrıslı Türk kimliğimi günlük hayatımda çok düşünmüyordum. Ama Kıbrıs’a döndükten sonra bu kimlik bana yeniden daha görünür şekilde yapıştı gibi hissettim. Bazen bu durum beni yoruyor.

Belçika’da ise Kıbrıslılar arasında da farklılıklar vardı. Sağcı Kıbrıslı Türkler Türklerle, sağcı Kıbrıslı Rumlar Yunanlılarla daha çok temas halindeydi. Ama aynı zamanda Kıbrıslılığı merkeze alan, herkesi olduğu gibi kabul eden bir çevremiz de vardı. Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar, Maronitler, LGBTİ+ bireyler… hep birlikte bir alan kurabiliyorduk.

Niyazi Kızılyürek’in de katkısıyla Belçika’da “Kıbrıs geceleri” düzenler, adadan sanatçılar getirir, güzel etkinlikler yapardık. O dönemleri gerçekten özlüyorum.

 

HASTÜRER: Niyazi Kızılyürek, çok nitelikli bir parlamenter olmasına rağmen neden seçilemedi?

H.ÇOBAN: Çok net hatırlıyorum; haftalık basın bültenleri gönderirdik ve Kuzey’de ve Güney’de toplamda sadece 3-4 yayın organında yer bulabilirdik.

Niyazi Kızılyürek ve ofisi bazı konularda Kuzey’de daha çok destek gördü, bazı konularda Güney’de. Ama iki tarafın da aynı anda sahip çıktığı, görünür kıldığı işler oldukça sınırlıydı.

O dönem daha fazlasını beklediğimiz için bu durum bize yetersiz gibi gelebiliyordu. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, o imkânların bile ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum.

Elbette ofis olarak bizim de öz eleştiri yapmamız gereken noktalar vardı. Her şey sadece dış koşullardan ibaret değildi.

   Ancak seçim sonucunu tek başına Niyazi Kızılyürek üzerinden okumak doğru değil. Bu sonuç, Kıbrıs’ın kendi politik gerçekliğiyle ve dünyanın içinde bulunduğu dönemle de çok ilgiliydi.

Artan aşırı milliyetçilik, bölgesel gerilimler ve genel siyasi iklim içinde, Kıbrıslı bir Türk’ün Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil etmesi bugün bile zor bir ihtimal gibi görünüyor.

Niyazi Kızılyürek birçok şeyi, oldukça imkânsız bir zeminde başardı. Ama tek başına yapabileceklerinin de bir sınırı vardı.

HASTÜRER: Hakan Çoban, Kıbrıs’a döndüğü zaman neden Güney Kıbrıs’ta yaşamayı tercih etti?

H.ÇOBAN: Yurt dışında yaşarken Kıbrıs’a dışarıdan bakınca, dünyanın merkezinde olmadığımızı daha net görüyorsun. Kendi acılarımızı daha görünür sanıyoruz ama aslında benzer acıları yaşamış başka halklar da var ve bir şekilde barışabilmişler.

O zaman ister istemez şu soru geliyor: “Biz neden barışamıyoruz?”

Bazen bunun en temelinde kimlik meselesi olduğunu düşünüyorum. Yani seçmediğimiz aidiyetlerimiz; etnik kimliğimiz, cinsiyetimiz, cinsel yönelimimiz… Bunlar üzerinden kurulan algılar ve önyargılar.

Bunu kendi hayatım üzerinden de gözlemliyorum. İnsanlar sandığımız kadar “tek boyutlu” ya da güçlü değil. Çoğu zaman kırılganlıklarıyla hareket ediyorlar.

Eğer yaşadıklarımızı sadece “bizim mağduriyetimiz” üzerinden okumaya sıkışırsak, karşı tarafı anlamak mümkün olmuyor. Ama insan bir noktada şunu sorabildiğinde işler değişiyor: “Benden neden uzak duruyor?” ya da “Bu korku nereden geliyor?”

Yabancı arkadaşlarımla Kıbrıs’ı konuştuğumda, onların da kendi ülkelerinde benzer travmalardan geçtiğini ama bir noktada toparlanıp yollarına devam edebildiklerini görmek bende yeni bir merak yarattı. Biz neden bu kadar “içeride” kalıyoruz, bunu daha iyi anlamak istedim.

Bu yüzden Kıbrıs’a döndüğümde Güney Kıbrıs’ta yaşamayı özellikle tercih ettim. Karşı taraftan bakabilmek, gündelik hayatı içeriden deneyimlemek istedim.

Oradaki insanlarla aynı sokakları paylaşmak, kültürü, gündelik hayatı ve farklı hassasiyetleri birebir görmek benim için önemliydi.

İki yıl boyunca bunu deneyimledim. Bugün geriye dönüp baktığımda iyi ki böyle yapmışım diyorum; hiçbir pişmanlığım yok.

 

HASTÜRER: Güneyde çalışırken nelerle yüzleştin?

H.ÇOBAN: Döner dönmez “Collective Beat” adında bir komedi kulübü kurduk ve Türkçe ile İngilizce komedi geceleri düzenlemeye başladık. Etkinliklerde sürekli barış ve birliktelik mesajı vermeye çalıştık. Bizim için bu iş sadece Rum ya da Türk meselesi değildi; kadın-erkek, heteroseksüel-LGBTİ+, “biz” ve “öteki” diye ayrılan her şeyin aslında bir arada var olabileceğini göstermekti.

   Bu işin yanında yeni bir deneyim olsun diye cankurtaranlık pozisyonuna başvurdum. Bir Kıbrıslı Rum arkadaşımın da aynı işi yaptığını öğrenince onun önerisiyle başladım. Bir süre birlikte çalıştık.

   Ancak işe başladıktan 9 gün sonra, Kıbrıslı Türk olduğum için işime son verildi.

   Uzun zamandır bu kadar dışlanmış hissetmemiştim. Eşyalarımı toplarken birlikte çalıştığım Kıbrıslı Rum arkadaşım soyunma odasına geldi ve “Eğer sana bunu yapıyorlarsa ben de yokum” dedi. Ve birlikte oradan ayrıldık.

O gün aklıma dedemin söylediği söz geldi: “İyi Rum var, kötü Rum var. İyi Türk var, kötü Türk var.”

Bunu artık teorik bir cümle olarak değil, hayatın içinde çok daha somut bir şekilde anlamış oldum.

 

HASTÜRER: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumların ortak ve çok farklı özellikleri nelerdir?

H.ÇOBAN: Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar arasında düşündüğünüzden daha fazla benzerlik var. Öfkeyle baş etme biçimimiz, sevgimizi gösterme şeklimiz, yemek kültürümüz ve gündelik yaşam alışkanlıklarımız aslında büyük ölçüde ortak.

Farklar ise daha çok karakter ve toplumsal ruh hali düzeyinde ortaya çıkıyor. Benzer tarihleri yaşamamıza rağmen bunu ifade etme biçimlerimiz biraz farklılaşmış durumda. Rumlar daha kaba, Kıbrıslı Türkler daha depresif, mutsuz.

Ama genel olarak baktığımda benzerliklerimizin, farklarımızdan çok daha fazla olduğunu düşünüyorum.

 

HASTÜRER: Hayatta idolün var mı?

H.ÇOBAN: Son üç yıldır komediye çok daha fazla odaklandım. Gülmek, eğlenmek ve insanları güldürmek benim için önemli bir alan haline geldi.

Bu yüzden “idol” demekten ziyade, ilham aldığım performansçılar var diyebilirim. Max Amini, Victor Patrascan ve Jessica Kirson’u çok beğeniyorum.

   Hatta onları Kıbrıs’a getirebilmek için neredeyse her gün e-posta atıyorum. Umarım bir gün gerçekleşir. Bunun için de düzenli olarak çalışmaya devam ediyorum.

Victor’u getirttim, sıra diğer ikisinde.

 

HASTÜRER: Gezdiğin yerlerde en çok hangi ülke ya da şehir sana, “Keşke burada doğup, burada yaşasaydım” dedirtti?

H.ÇOBAN: Anlaşılıyor mu bilmiyorum ama ana baba kuzusuyum. Topraktan bağımsız onların olduğu evde doğmak isterdim.

Kıbrıs sorunu nedir? Neden çözülemiyor?

Kıbrıs sorununu benim gözümde en çok tanımlayan şey etno-milliyetçilik. “Biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden şekillenen, kendinden olmayanı dışlayan bir zihniyetin ürettiği bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Eğitimden siyasete, hatta zaman zaman güvenlik ve askeri yapılar üzerinden de yeni kuşaklara aktarılan bu bakış açısı, kutuplaşmayı sürekli yeniden üretiyor.

Çözümün neden gerçekleşmediğine dair çok farklı açıklamalar var. Kimi Türkiye faktörünü, kimi uluslararası güçleri öne çıkarıyor. Tarih boyunca bu liste değişti; farklı dönemlerde farklı aktörler “engel” olarak tanımlandı.

  Ama bence sorun sadece dış faktörlerle açıklanamaz. Eğer gerçekten çözüm istense, bunun yolları da bulunabilir.

Bu yüzden asıl soru şu: Biz bu sorunu gerçekten çözmek istiyor muyuz? Çünkü karşılıklı niyet varsa, çözüm yolları da üretilebilir.

HASTÜRER: Arkadaşlarınla birlikte Collective.beat kalp atışı olarak isimlendirilecek bir oluşum ya da etkinlik düzenliyorsunuz? Memnun ya da mutlu musun? 

H.ÇOBAN: Etkinliklerimiz kapsayıcılık üzerine kurulu. Bu, Avrupa’da bile son dönemde daha görünür hale gelen bir yaklaşım. Sahnede tek tip bir insan göremezsiniz; farklı gruplardan, farklı deneyimlerden insanlar bir araya gelir.

Birbirimizin yaşadıklarına, hallerine bakarak, bazen gülerek kolektif bir şekilde iyileştiğimizi düşünüyorum. Tabii bu herkes için aynı anlamı taşımayabilir ama biz bu şekilde üretmekten ve paylaşmaktan keyif alıyoruz.

Her etkinlikten sonra “bu son” diyoruz ama seyirciden gelen ilgi ve talep bizi yeniden motive ediyor.

Hayatımın hiçbir döneminde insanların hayatına bu kadar doğrudan dokunduğumu hissetmemiştim. Bu proje hem kendimle hem de ekibimle gurur duymamı sağlıyor.

Öz güvenimi artırdı ve içimdeki sevgi ve barışı daha geniş bir alana yayabilmem için bir kanal oldu. Evet, çok memnunum ve mutluyum.

HASTÜRER: Son soru… Sevmek mi sevilmek mi?…

H.ÇOBAN: Su ve yemek gibi. İkisine de ihtiyaç var. Fakat çok yer çok içerseniz ve yahut az yer az içerseniz kendinize zarar verebilirsiniz. Dengeli sevmek, dengeli sevilmek.

 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu