Derviş DoğanYazarlar

Kıbrıs’ın Ertelenen Geleceği

Bazı cümleler vardır; umut vermekten çok, yıllardır tüketilen umutların hesabını sorar. Maria Angela Holguin’in “Belki bir gün!” ifadesi de tam olarak böyle bir cümle…

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in dile getirdiği sözler, aslında Kıbrıs sorununun geldiği noktayı anlatan acı bir tablonun özeti niteliğinde.

“Belki bir gün liderler bu boşluğu kapatacak, sürece anlamlı biçimde katılacak, çözülmemiş meseleleri sonuçlandıracak ve mevcut bir arada yaşama modelini ve Kıbrıs’taki derin bölünmüşlüğü dönüştürecek uzun vadeli bir strateji benimseyecek.”

Dikkat ediniz…

Birleşmiş Milletler’in temsilcisi, bugün için kesin bir ilerlemeden, yakın bir çözümden ya da liderlerin ortaya koyduğu güçlü bir siyasi iradeden söz etmiyor. “Belki bir gün” diyor.

Peki, Kıbrıs’ta yaşayan insanlar daha ne kadar bekleyecek?

Kaç kuşak daha müzakere masalarının kurulmasını, liderlerin bir araya gelmesini, açıklamaların yapılmasını ve ardından umutların yeniden tükenmesini izleyecek?

Kıbrıs sorunu, yalnızca diplomatik metinlere sığdırılabilecek bir anlaşmazlık değildir. Bu ada, geçmişin acılarını taşıyan insanların, birbirinden uzaklaştırılmış toplumların ve geleceğini belirsizlik içinde arayan gençlerin ortak yaşam alanıdır.

Ne var ki yıllardır aynı kısır döngünün içinde dönüp duruyoruz. Görüşmeler başlıyor, beklentiler yükseliyor, taraflar kendi tezlerini yineliyor ve süreç bir kez daha tıkanıyor. Sonra yeni bir temsilci, yeni bir diplomatik girişim ve yeni bir umut…

Ardından yine aynı soru: Şimdi ne olacak?

Asıl sorun, masanın kurulmasından çok, o masada hangi siyasi iradenin ortaya konulduğudur.

Elbette Kıbrıs’ta çözümün önünde ciddi engeller vardır. Güven eksikliği, karşılıklı suçlamalar, geçmişten gelen korkular, güvenlik ve garantiler meselesi, siyasi eşitlik tartışmaları ve tarafların gelecek tasavvurlarındaki farklılıklar bunların başında geliyor.

Ancak bütün bu sorunların varlığı, çözümsüzlüğü bir kader olarak kabul etmemizi gerektirmez.

Tam tersine, liderlik dediğimiz şey, tam da böylesi zor dönemlerde anlam kazanır. Lider olmak, yalnızca kendi toplumuna mevcut pozisyonunu anlatmak değildir. Aynı zamanda toplumunu zor sorularla yüzleştirebilmek, gerekli cesareti gösterebilmek ve siyasi bedeli olsa bile geleceğin önünü açabilecek adımları atabilmektir.

Holguin’in sözlerinde özellikle bir kavram dikkat çekiyor: “Uzun vadeli strateji.”

Çünkü Kıbrıs’ta eksik olan yalnızca bir sonraki görüşmenin tarihi değildir. Eksik olan, tarafların birbirlerini nasıl gördüklerini, bu adada nasıl bir gelecek tasarladıklarını ve o geleceğe hangi somut adımlarla ulaşacaklarını ortaya koyan tutarlı bir siyasi yol haritasıdır.

Günü kurtaran açıklamalarla, karşı tarafı suçlayan söylemlerle ve iç siyasetin ihtiyaçlarına göre değişen pozisyonlarla bu sorun çözülemez.

Bir yandan çözüm istediğini söyleyip diğer yandan çözümün gerektirdiği siyasi sorumluluktan kaçmak da mümkün değildir.

Burada her iki toplumun liderliğine düşen sorumluluk açıktır: Kendi tezlerini tekrarlamakla yetinmemek, karşı tarafın kaygılarını anlamak ve uluslararası toplumun önünde ortaya konulan taahhütleri somut sonuçlara dönüştürmek.

Kıbrıslı Türkler açısından da mesele, yalnızca bir müzakere sürecinin başlayıp başlamaması değildir. Mesele; siyasi eşitliğin, güvenliğin, kurucu ortaklıktan kaynaklanan hakların ve uluslararası hukuk çerçevesindeki meşru beklentilerin nasıl güvence altına alınacağıdır.

Kıbrıs Türk toplumunun hakları, geleceğe ilişkin beklentileri ve siyasi iradesi, hiçbir diplomatik belirsizliğin gölgesinde bırakılmamalıdır. Ancak bu hakları savunmak, geleceğe ilişkin bütün seçenekleri ve olası sonuçları akılcı biçimde değerlendirmeyi de gerektirir.

Çünkü siyaset, yalnızca ne istediğinizi söylemek değil, istediğiniz sonuca hangi yoldan ulaşacağınızı da ortaya koymaktır.

Peki, Holguin neden “Belki bir gün” diyor?

Belki de uluslararası diplomasi, liderlerin söylemleriyle gerçek siyasi iradeleri arasındaki mesafeyi artık daha açık görüyor. Belki de masadaki başlıkların ötesinde, tarafların ortak bir gelecek tasavvuru geliştiremediğine işaret ediyor.

Bu sözleri bir umutsuzluk ilanı olarak okumak zorunda değiliz. Fakat onları sıradan bir diplomatik temenni gibi görerek geçiştirmek de büyük bir hata olur.

Çünkü “Belki bir gün”, aynı zamanda bugünün yetersizliğini yüzümüze vuran bir ifadedir.

Bugün yapılması gereken, bu sözün ardından yeni bir hayal kırıklığına hazırlanmak değil; liderlerden açık, tutarlı ve sonuç almaya dönük bir siyasi irade talep etmektir.

Kıbrıs’ta iki toplumun geleceği, yalnızca liderlerin birbirlerine ne zaman el uzatacağına bağlı kalmamalıdır. Sivil toplumun, gençlerin, iş dünyasının ve ortak yaşamı savunan insanların da güveni yeniden inşa edecek adımlarda söz sahibi olması gerekir.

Çünkü bölünmüşlük yalnızca haritalarda, kontrol noktalarında ve siyasi açıklamalarda yaşamıyor. Bölünmüşlük, insanların birbirine duyduğu güvensizlikte, ortak bir geleceğin mümkün olup olmadığına ilişkin kuşkularında ve her yeni kuşağın önüne bırakılan çözümsüzlük mirasında da kendisini gösteriyor.

İşte bu nedenle Kıbrıs’ta ihtiyaç duyulan şey, yalnızca yeni bir müzakere takvimi değil, yeni bir siyasi sorumluluk anlayışıdır.

Maria Angela Holguin “Belki bir gün” diyor.

Ben ise sormak istiyorum: O günün gelmesi için daha neyi bekliyoruz?

Yeni bir kuşağın büyümesini mi? Yeni bir krizi mi? Yeni bir başarısız müzakere sürecini mi?

Kıbrıs’ın geleceği, belirsiz bir tarihe havale edilemeyecek kadar değerlidir.

Çünkü barış, yalnızca bir gün gerçekleşmesi umulan bir ihtimal değildir. Barış, bugün atılması gereken adımların, bugün gösterilmesi gereken cesaretin ve bugün üstlenilmesi gereken sorumluluğun adıdır.

Kıbrıs’ın ihtiyacı, “belki bir gün” diyerek geleceği erteleyen liderler değil; o günü mümkün kılmak için bugün harekete geçen liderlerdir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu