Onurlu duruş, beşikten mezara görevimizdir…

Tarihini dün gibi anımsıyorum. 28 Nisan 2015.
KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlanmış, Mustafa Akıncı dördüncü Cumhurbaşkanı unvanıyla Cumhurbaşkanlığı makamına oturmuştu.
O günlerde bir nedenle “ana-yavru” tartışması ortaya çıktı. Çok da alevlendiğini söyleyemem.
CNN Türk’ten aradılar. Haber bültenine görüntülü bağlandım. Kıbrıslı Türklerin, Türkiye’ye ve ortaya çıkan tartışmaya nasıl baktığını sordular.
İlk cümlem şuydu: “Biz Kıbrıslı Türkler hiçbir şekilde Türkiye ile mahsuplaşmak istemeyiz.”
Ve devam etmiştim: “Türkiye’nin Kıbrıslı Türklere yaptığı yardımları yok saymak nankörlük ötesidir. Ancak Kıbrıslı Türkleri kendi kendine yetmeyen, üretimden kopmuş, sürekli Türkiye’ye el açan bir toplum olarak görmek de yanlışların en büyüğüdür.”
1974 sonrasında Kuzey Kıbrıs’ta üretilen hafif sanayi ürünlerinin çeşitliliğinin bir dönem Türkiye’den fazla olduğunu söylediğimde programın sunucusu neredeyse hayretler içinde kalmıştı.
Efes Pilsen biralarının Türkiye’de Kıbrıs’tan giden plastik kasalara girdiğini de anlattım.
Rakamları da ortaya koydum.
O dönemde KKTC’nin Türkiye’ye ihracatı yaklaşık 60 milyon dolar, Türkiye’den ithalatı ise 1 milyar dolar civarındaydı.
Bugün yuvarlak rakamlarla 100 milyon dolarlık ihracata karşılık 1 milyar 700 milyon dolarlık ithalattan söz ediyoruz.
Neredeyse bire on yedi…
Ekonomik dinamizm olmasa bu ithalatı yapacak para nereden bulunacak?
Bağlantının sonunda kadın sunucu, biraz da şaşkınlıkla:
“Kıbrıslılar da böyle diyor” demişti.
***
Biraz daha geriye gidelim. Nisan 1986… Şehit Tuncer İlkokulu’nda öğretmenim. Aynı zamanda kız basketbol takımının hocasıyım. KKTC’de şampiyon olduk ve grup maçları için Ordu’ya gittik.
O yıllarda Türkiye’ye giden kafileler yanlarında KKTC bayrağı götürür, ziyaret ettikleri ilin valisine takdim ederdi. Ordu’da görev bana düştü.
Çocuklarla dönemin valisi Necati Çetinkaya’yı ziyaret ettik. KKTC bayrağını takdim ettik.
Vali başladı konuşmaya… Ulusal duyarlılık, varoluş mücadelesi, ulusal değerlere bağlılık…
“Şunu şöyle yapacaksınız, bunu böyle yapacaksınız…”
Dinledim… Dinledim… Dinledim…
Sonunda söz aldım:
“Kıbrıslı Türkler neyi, ne zaman ve nasıl yapacaklarını çok iyi bildikleri için bugünlere gelmişlerdir. Teşekkür ederim.”
Odada İl Milli Eğitim Müdürü dahil bürokratlar vardı.
Ne söylediğimi herkes anlamıştı. Vali de anlamıştı. Ama, bir şey söylemedi.
***
Şimdi 1972’ye gidelim. Öğretmen Koleji kafilesiyle Mersin’e, oradan Ankara’ya gitmiştik. Erkekler Cebeci Yurdu’nda kalacaktı. Otobüsten indik. Elimde çantam, üzerinde iki karton Marlboro.
Sarkık bıyıklı biri uzaktan: “Şuna bak, şuna bak…” diye söyleniyor.
Meğer bana söylüyormuş. İki karton Amerikan sigarası taşıyorum diye beni sorguluyor; neden Türk sigarası içmediğimin hesabını ülkücü bir tarzda soruyordu.
Dayanamadım. Kıbrıs ağzıyla: “Nedir be senin söylediğin? Ben Kıbrıs’ta bütün Kıbrıslı Türk gençler gibi başı belli, terhisi belli olmadan yıllarca mücahitlik yaptım. Rum’a karşı nöbet tuttum. Siz burada kardeş kardeşin boğazını sıkmakla uğraşıyorsunuz.”
***
Aradan onlarca yıl geçti. Değişmeyen bir gerçek var: Kıbrıs sorunu, Türkiye’de en az bilgiyle en çok konuşulan konulardan biri olma özelliğini hâlâ koruyor.
Ben gerektiği zaman yanlışa karşı doğruyu seslendiririm. Kimseye “ağzının payını vermek” gibi bir görev anlayışım yok.
Ancak gerektiği yerde ortaya koyduğum tavır, hem Kıbrıslı Türklerin onurlu duruşunun hem de Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasındaki ilişkinin sağlıklı zeminde yürümesinin gereğidir.
Son bir yıl içinde de benzer tavırlarım oldu.
Ne kadar ilginçtir ki örtülü görev yapan bazıları, bana, medya tetikçisi olarak tavır koymaya çalışırken kendilerini deşifre ettiler.
Ben ne mi yaptım? Gülüp geçtim.
***
Bu yazımı, son zamanlarda bize ders vermeye çalışan bazı emeklilere de, ulaştırmaya çalışacağım.




