ABD’nin Kuzeydoğusunda On İki Gün Bölüm 2: Boston’da Dört Saat…

İstanbul-Boston uçuşumuz bir Cumartesi günü THY’nin saat 16:00’da kalkan seferiyle başladı. O sabah her uzun uçuşta yaptığımız gibi varis çoraplarımızı giyip metroyla havalimanına doğru yola çıktık. THY Boston operasyonlarını A350-900’lerle yapıyor. Ben de bu sayede ilk kez bu tip bir uçağa binmiş oldum. THY kabin görevlilerinin bu uçuşta son derece başarılı bir performans gösterdiğini de bu arada belirteyim. Özellikle uzun mesafe uçuşlarında artık Uzak Doğu havayollarının standardına ulaşılmış. Koltuğum uçağın sağ tarafında cam kenarıydı. Bu koltuğu seçme nedenim rotamız üzerinde olduğu ve hava açık olduğu taktirde Grönland’ı görebilme arzumdu.
Şansım yaver gitti. Hava açık ve rotamız Grönland’ın güney ucu üzerinden geçiyordu. Uçuş esnasında Kuzey Almanya’daki Schlieswig Holstein, İskoçya ve İzlanda üzerinden de geçtik. Ancak, son yıllarda ortaya çıkan bir uygulama nedeniyle uçuş esnasında sürekli olarak güneşliklerin kapalı tutulması beni biraz zorladı. Doğuya doğru yapılan uçuşlarda, gökyüzünün karanlık olduğu süre çok kısa olduğundan, yolcular açısından bir anlam ifade eden bu uygulama batıya doğru uçuşlarda anlamsızlaşıyor. Ayrıca vardığınız noktada jet-lag’a uyum sağlamanızı da zorlaştırıyor.

Uçağın penceresinden Grönland’a bakış
(Resmin tam ortasında denize dökülen bir buzul görülüyor)
On saate yakın süren bir uçuştan sonra Boston-Logan Havalimanı’na tarifeli iniş saatinden biraz önce indik. ABD’de pasaport ve gümrük işlemleri genellikle pek kolay olmaz. Yetersiz altyapı ve personel eksikliğine ek olarak bir de yabancı uyrukluysanız işiniz uzayabilir. 2000’li yılların başında böyle bir olay Dallas-Forth Worth’de benim başıma gelmiş, başka bir odaya alınıp kısa bir sorgudan geçirilmiştim. 1981’de bizleri ABD’de ziyarete gelen babam ise Ermeni bir görevliyle karşılaşma korkusuyla New York’ta Afrika kökenli bir memurun pasaportlara baktığı kuyruğu tercih ettiğini anlatmıştı.
Ancak, Logan’da her şey son derece hızlı ve sorunsuz gelişti. Personel nazik ve güler yüzlüydü. Gümrükten de, yeşil kanaldan, son derece hızlı bir şekilde geçtik. Bakan, soran olmadı. Halbuki bir keresinde New York’ta bir kadın gümrükçü bize kan kusturmuştu. Bu esneklik “acaba Dünya Kupası’na denk gelmekten mi” diye düşünmeden edemedim.
İzleyen iki geceyi, benim orta, lise ve üniversiteden, eşimin de üniversiteden arkadaşımız olan Hüsnü ve eşi Vicky’nin evinde geçireceğimizden, terminalden çıktıktan sonra bizi Boston’un banliyölerinden Framingham’a götürecek otobüse bindik. Daha önceden Hüsnü ile bizleri Framingham’daki otobüs terminalinden alması için yazışmıştık. Otobüs biletlerimizi de Türkiye’deyken internetten almıştık. Ancak, yine Hüsnü’nün bizi uyardığı gibi, otobüs dakik değildi. Türkiye ve Avrupa ülkelerinden bildiğimiz zamanında hareket eden havalimanı servislerine hiç benzemiyordu. Otobüste iyi bir internet hizmeti olduğundan Hüsnü’ye otobüs kalktığında haber verebildik. Böylece o da bizi karşılamak için en uygun zamanda evinden yola çıkabildi.
Yarım saat kadar sonra Boston’un batısında yer alan Framingham’a vardık. En son Nisan başı İstanbul’a geldiğinde buluştuğumuz Hüsnü’nün arabasına binerek evinin olduğu Westborough yerleşkesine doğru yola çıktık. On beş dakika sonra evine varmıştık. Bir sağlık sorunu nedeniyle artık İstanbul’a gelemeyen Vicky ile on yılı aşkın bir zaman sonra bir araya gelmek hepimizi çok mutlu etti. Gecenin ilerlemiş bir saati olmasına rağmen biraz hasret giderdik.
Ertesi gün Boston’da kısa bir tur yapmak için Westborough istasyonundan bir banliyö trenine bindik. Ancak geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi Pazar günleri tren iki saatte bir olduğundan ve YZ bizi yanlış bilgilendirdiğinden, Boston South Station’a ulaşmamız 13:00’ü buldu. Boston havalisinde banliyö trenlerinin kağnıdan biraz daha hızlı olması nedeniyle yolculuğumuz 1 saat 20 dakika sürmüştü. Bu da Boston’da yapacağımız gezintinin süresini dört saatle sınırlamamıza neden oldu. Bu kadar kısıtlı bir zamanda Boston’un kuzeyindeki önemli semtlerden Cambridge’e gidemedik. Halbuki bu bölgede Harvard Üniversitesi’nin tarihi kampüsü ve Massachusetts Institute of Technology’i (MIT) 45 yıl sonra tekrar görmek istiyordum. Cambridge turundan feragat edince Boston kent merkezini gezmeye yeterli vakit kaldı.

Bu aşamada belki biraz Boston’dan bahsetmekte yarar var. Boston New England’ın kültürel, bilimsel ve finansal merkezi. Dünyadaki en büyük ikinci biyoteknoloji merkezi olduğu da biliniyor. (En büyüğü ise Çin’deymiş.) Aynı zamanda ABD’yi oluşturan ilk eyaletlerden biri olan Massachusetts’in başkenti. Sağlık hizmetleri açısından da ABD’nin en önemli şehirlerinden. Zaten şehrin en büyük işverenleri de sağlık kuruluşlarıymış. Kentin ismi İngiltere’de Lincolnshire bölgesindeki Boston kasabasından geliyormuş. Kuruluş tarihi olarak 1630 yılı kabul ediliyor. Avrupalı göçmenlerin getirdiği salgın hastalıklar nedeniyle Boston kurulduğunda bölgenin yerli halkı Massachusettler’den geriye pek bir nüfus kalmamışmış. Bugün Boston’un kent merkezinin nüfusu 670 bin civarında. Metropolitan alanın nüfusu ise 4.4 milyon civarındaymış.
Boston’un Amerikan tarihinde önemli rolleri olmuş. Ülkenin İngilizlerden bağımsızlığını kazandığı isyanların, çatışmaların önemli bir bölümü Boston ve çevresinde gerçekleşmiş. Bunlardan en önemlisi tarihe Boston Çay Partisi (Boston Tea Party) olarak geçen olay. ABD’ye Çin’den ithal edilecek çayın vergilendirilmesi konusunda Britanya parlamentosunun 10 Mayıs 1773’te kabul ettiği bir yasa, Britanya Amerikasındaki milliyetçilerin büyük tepkisine neden olmuş. ‘Benim oy kullanma hakkım olmayan bir parlamentoda çıkarılan vergi yasaları beni bağlamaz- No Taxation Without Representation’ sloganıyla 13 Aralık 1773’te Amerikan yerlisi kılığındaki Amerikan milliyetçileri çay yüklü bir geminin kargosunu Boston limanına boşaltmışlar. Bu olayın fitilini ateşlediği çatışmalar sonucunda ABD 1776’da bugünlerde 250. yıl dönümü kutlanan bağımsızlığını ilan etmiş. Olayın gerçekleştiği yer bugün bir müze haline getirilmiş durumda. Ancak Boston’daki gökdelenler arasında kalmış olması üzücü bir görüntü veriyor.

Boston Tea Party iskelesi ve çay taşıyan temsili bir gemi.
Üniversite yıllarında 1981-82 yılbaşını Boston’da geçirmiştik. O geziden hatırladığım -25*C soğuk ve üstüne dondurucu bir rüzgardı. Arabayı otoparka bıraktıktan sonra otele kadar olan 100 metrelik yolda az kalsın burunlarımız donacaktı. Bostonluların kış aylarında giydikleri kapişonlu montların kapişonunun yüzü rüzgara ve soğuğa karşı korumak için öne doğru normalden bir beş santim daha uzun olduğunu o zaman gözlemlemiştik.
Zaman darlığı nedeniyle Boston Tea Party müzesinin önünden geçip, sahil boyunca oldukça sıcak bir havada bir süre yürümeye ek olarak yine yaya olarak finans merkezinin sokaklarında dolaştık. Daha sonra da Eski Eyalet Meclis Binası (Old State House) ve King’s Chapel mezarlığının önünden geçtik.

Boston Financial Center
Old State House, sömürge döneminde İngiliz kraliyet valisinin görev yaptığı binaymış. İsyan sonrası 1776’da ABD bağımsızlık bildirgesi Bostonlulara ilk kez bu binanın balkonundan okunmuş. İçerisinde küçük bir müze var. Aslında orijinal bina isyan sırasında yıkılmış ama tarihsel önemi nedeniyle daha sonra yeniden inşa edilmiş.

Old State House
Foto: Meet Boston with Ben & Jenny websitesi
Old State House’un hemen çaprazında bir kilise ve mezarlık var. Kilisenin adı King’s Chapel. Mezarlık ise kiliseden daha eskiymiş. Bölgeye yerleşen Puritanlar tarafından kullanılmış. Puritanlar ABD’ye 1630’da gelmişler. Bu dini grubun İngiltere’den ayrılıp Boston’a gelme nedeni, Anglikan kilisesini reforme etme çabalarına dayanıyormuş. Bu çabaları Kral I.Charles tarafından kabul görmeyince baskılardan kaçmak için önce Hollanda’ya sonra da Yeni Dünya’ya göç etmişler.

Quincy Market’in ana girişi

Clam Chowder
Yürüyüşümüze devam ederek Quincy Market’e ulaştık. Fast food cenneti olan bu büyük bina, kabaca İstanbul’daki Mısır Çarşısı boyutlarında, ancak iki katlı. Son derece canlı, insan kaynayan bir yer. Yaz nedeniyle çarşının dışına da masalar konmuş. Hint, Çin mutfağından Meksika mutfağına, dönerciye kadar envai çeşit seçeneğiniz var. Ama biz buraya ABD’nin bu bölgesinde çok popüler olan deniz ürünlerinden bir şeyler atıştırmak için gelmiştik. Nitekim pek çok seçenek arasından ben ekmekten yapılmış bir kase içerisinde clam chowder (deniz tarağı çorbası) içtim. Tabii nefis ekmeği de yiyerek. Sunum tarzı bana on yıl kadar önce çok soğuk bir günde Novosibirsk’de içtiğim yine ekmek içinde sunulan kremalı mantar çorbasını anımsattı.
Akşam 17:00 treniyle Westborough’ya geri döndük. ABD’de bildim bileli israfta sınır yoktur. Bunlardan biri de ısıtma/soğutmayla ilgilidir. Yazları pek çok mekan ve toplu taşıma aracı 18*C civarına kadar soğutulur. Biz Avrupalılar bu duruma karşı hazırlıklı olmazsak, yazın ortasında üşütebiliriz. Boston’daki banliyö trenleriyle yaptığımız yolculuklarda da aynı durum söz konusuydu. Şehir merkezine giderken iki katlı vagonların üst katında oturduğumuzdan olacak yanımıza aldığımız ince hırkalar yeterli oldu. Ancak dönüşte vagonun alt katında oturunca resmen buz tuttuk. Kışları ise durum tam tersidir. Kapalı mekanlarda 24-25*C ile karşılaşmanız mümkündür. Yani yazın yanınızda bir hırka, kışın ise kısa kollu gömlek üzerine kazak!

Boston’da bindiğimiz banliyö treni
Akşam yemeğinden önce bizleri görmeye gelen Vicky ve Hüsnü’nün kızı, damadı ve torunu ile keyifli biz zaman geçirdik. Bu sayede ailenin daha önce tanışma fırsatımızın olmadığı iki ferdi, damat ve torunu da görmüş olduk. Bol bol hatıra fotoğrafı çektik.
Biz evde sıkı sık Türk somonu tüketiriz. Eşim de iyi yemek pişirir. Hüsnü Nisan’da İstanbul’a geldiğinde kendisi, kız kardeşi ve eşini eve yemeğe davet ettik. Kız kardeşi 1980-1981’de, biz ABD’de okurken, ekonomi ağırlıklı İngilizcesini geliştirmek için yanımızda sekiz ay kadar yaşamış olduğundan, onunla da oldukça yakın arkadaşlığımız vardır. Zehra o akşam için ana yemek olarak somon ızgara hazırlamıştı. Yemek esnasında Hüsnü ‘Boston’a geldiğinizde ben de size somon pişireceğim’ demişti.
Boston’a günübirlik yaptığımız gezinin akşamı Hüsnü’nün somon akşamıydı ve benim hayatımda yediğim en lezzetli somonu hazırlamıştı. Amazon.com’dan özel olarak getirttiği sedir ağacından tahtalar üzerinde pişirilen somon, pişirme sürecinde ağacın kattığı rayiha ile nefis bir yemeğe dönüşmüştü. Yemeğin yanında da güzel bir yerel beyaz şarap içtik. Dördümüz için de unutulmaz bir akşam yemeği oldu. Ertesi gün öğle sıralarında Vicky ve Hüsnü’ye veda ederek yolculuğumuzun ikinci bölümüne başlamak üzere yeniden yola düzüldük. Kuzey New England’da geçen bu bölümü de haftaya anlatacağım.



